Ağaçlar Uzuyor Gökyüzüne

Ümit Gezgin

Bulutlar yekpare uzanıyor gökyüzünün ortasında. İnsanlar tekdüze bir adım atış içindeler alışkın oldukları mekanlar içinde. Ağaçlar uzuyor gökyüzüne doğru. Binaların yanında, sokak aralarında, apartman kenarlarında, ağaçlar gökyüzüne doğru uzanıyor tüm dallarıyla..

Kaldırımlar insan dolu. Dükkanlar, her türden dükkan önlerinde bekleşen çalışanlar, adeta yoldan geçenleri dükkanın içine sokacaklar alış veriş yapmaları için.. “Gel, vatandaş, gel!..” diye kendilerini yırtarcasına sesleniyor kapı önlerinde bekleyen genç insanlar.

Yeme içme mekanları, hayatın git gide daha da pahalılaşmasına rağmen tıklım tıklım dolu. Gökyüzünü kaplamış bulutlar ağladı ağlayacak. Akaryakıt fiyatları arttıkça trafik daha da artıyor. Trafik karmaşası çoğaldıkça çoğalıyor ve bazı araçlar ölü balıklar gibi, kıyıda köşede yatıyor.

Gitmeler gelmeler. Bekleşenler… Ağaçlar da bekliyor. Ölümlerini bekliyor, hayata tutunuyor, mevsimlere göre kendilerini değiştiriyor ağaçlar. Gezdiğim, gördüğüm yerdeki ağaçların mahzun, sanki hayattan bezmiş durumlarını görünce doğrusu üzüldüm.. Diğer bazıları da gökyüzünün katmanlarına ulaşmak için uzamış da uzamış, bulutlara ulaşmak istercesine dallarını ve yapraklarını uzatıyorlar da uzatıyorlar gökyüzünün enginlerine..

Geçenlerde yolum Adalet açık öğretim sınavı için Üsküdar’a düştü. Yağmur sağnak halinde yağıyordu, lodos kuzeyden esiyor ve insanların şemsiyeleri savruluyordu oraya buraya.. Kadıköy’e otobüsle indim. Bilet fiyatları öğrencilerin ödeyemeyeceği düzeylere gelmişti. Nasıl bu çocuklar seyahat ediyorlar, okullarına gidip geliyorlar, diye düşündüm içimden.

Yağmur şiddetini arttırıyordu. Elimdeki kitaba dalmak, sayfalar içinde yüzmek istiyordum, bir yandan da Üsküdar’a gideceğim bu yağmurlu havada, diye düşünerek, ne yapacağımı da kara kara düşünüyordum. Şemsiyem yoktu. Şemsiye de kullanmak istemiyordum. Bir yüktü şemsiye. Nereye koyacağınızı bilmiyordunuz.

Otobüs sallan yuvarlan gidiyordu. Ara sıra da tuhaf bir şekilde tıslıyordu. Bu tıslama sesini de nereden çıkardığını bir türlü anlamamıştım. Herhalde otobüslerin rahatlama veya lastiklerine hava basma faaliyeti miydi, başka bir şey miydi bu.. Bilmiyordum. Ama rahat rahat kitap okumamı engelliyordu.. Bir de kitap okuyanlara otobüsteki kalabalık iyi gözle bakmıyordu. Adeta kınayıcı gözle bakıyorlar. ‘Git evinde oku.. Otobüste kitap mı okunur?’ diyorlardı lisanı hal ile.. Herkesin elinde bir telefon, herkes telefonuna dalmış gitmiş.. Bu da iyi, diyordum içimden. Hiç değilse insanların oyalanacağı şey vardı. Eskiden bu da yoktu. Oyalanamıyordu insanlar eskiden…

Otobüsten paldır küldür indim. Düşündüm bu kadar bozuk yollarda her gün gidip gelen bu otobüsler nasıl sağlam kalabiliyorlar, diye. Sonra diğer araçlar. Bazı densiz gençlerin hava atmak için hız yapıp, gösteri sürüşü yaptıkları lüks otomobillerin de sanayide soluğunu aldığını, düşünmeye başlamıştım.

Kadıköy’de bulutlar toplanmış, gökyüzünün maviliği görülmüyordu. Güneş bulutların üstünde kalmıştı. Renkler solmuş, pastelleşmiş, pörsümüşler. Genç insanlar, her tarafta genç ve işsiz insanlar doluydu. Suskun, küskün ve gözleri yerde bu genç insanlar elleri ceplerinde, gri karartılar halinde, sessizce yürüyorlardı eğri büğrü kaldırımlarda, yamalı bohça gibi meydanlarda, gökyüzüne ulaşan, cılız ve sıska ağaçların yanında.

Osmanağa Cami’nin önündeki nereye gittiklerini bilmediği yoğun ve koyu renk bir otobüs kalabalığı vardı. Çığırtkanlar burada yoktu. Yeme içme mekanları boy boy, yan yana yükseliyor ve neonlar bas bas gel vatandaş, gel!, diye bağırıyordu. Ama insanların çoğunun yiyecek alacak pek parası yoktu.

Ağaçlar gökyüzüne uzanıyor, ama gökyüzünü kaplayamıyorlardı. Gri bir gökyüzü. Bulutsuz ama beyazımsı bir kirlilik kaplıyordu gökyüzünü. Her şey grilikler içine gömülmüştü. İnsanlar da adapte olmuşlardı bu griliklere, koyuluklara, siyahlıklara, kahverengiliklere. Binalar koyu renkti.

Yürüdüm, yürüdüm.. Ağaçlara bakarak, ağaç dallarına konan güvercinlere, akıllı kargalara, gökyüzünün fatihi martılara bakarak yürüdüm. Haldun Taner binası dişleri sökülüyor ve yeniden yapılıyordu. Şantiyeye dönmüş binalar ve binalar vardı. Yapı Kredi binası da güçlendiriliyor, diyerek, her gün durmadan iş makinelerinin istilasına uğruyor, karmaşık gürültülerle kulakları şişiriyordu. Sonra hurra! motorlar, her yerden çıkan, giren, uçan kaçan motorlar.. Gençlerin kullandıkları bu motorlar serseri mayın gibi kaldırımlarda, yollarda, çamurlarda tepinip duruyorlar. Gürültüden başka bir şey üretmiyorlardı.

‘Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur..’ dilimde; otobüse koşturuyor, bir yandan da çirkef denize ablak ve küskün yüzlerle bakan genç işsiz kalabalığa, sisin içinde dimdik, boş bir külte gibi yatan Haydarpaşa Gar binasına, silueti uzanan tarihi, minareli İstanbul’a bakıyordum..

Otobüs durakları kirliydi. Bekleşen insan kalabalığı vardı bol telefon görüşmesi yapan. El kol sallayarak telefonlarıyla konuşanlar da vardı. Çarşı pazar paketleri taşıyan, çocuklarını çekiştiren, sabit bir noktada yürüyenler, işportacılar, Çingeneler, simitçiler, gazete bayileri, sokak boyacıları, hastalar için yardım toplayanlar, balon satanlar.. yaşlılar, gençler, sakatlar, dik dik bakanlar, göz göze gelmekten korkanlar.. oynaklar, sek sek atlayanlar, iri yarılar, göbekliler, sigara tellendirenler.. öküzgillerden, ayılar gibi adım atanlar, çakallar gibi sekenler, mıymıntı mıymıntı, tek ayak ilerde bekleyenler.. Kısacası her türden insan ve mahlukat birikmişti Üsküdar otobüslerinin orada ve ben de otobüs beklerden bunlara bakıyor ve içimden fotoğraf çekmek geliyordu.

Sonunda otobüse bindim. Bir kitap açtım, okumaya çalıştım. Salladıkça otobüs okunmuyordu. Gözlerim satırlar arasından kayıp gidiyor, zaman zaman da sokak kalabalıklarını, gökyüzü parçalarını, göğe uzanan ağaç dallarını, uçan martı ve karga kuşları, reklam pano ve afişlerini görüyor, klakson seslerine tanıklık ediyor ve şehrin, şehir kalabalığının ne olduğunu ve şehirde yaşamanın da ne anlama geldiğini bir daha, daha yakından ve derinden idrak ediyordum.

Bir Cevap Yazın