Gri Gökyüzü Altında

Ümit Gezgin

Yağmurlu bir gündü. Arabalar bir biri peşi sıra Kadıköy’e giderken, ağaçların altında da kediler sakin yalanıyorlardı. Köknar, selvi, kayın ve ceviz ağaçları sarmıştı dört bir yanı.

Deniz dalgalıydı, denizin üstünde bata çıka ilerlemeye çalışan, tarihi İstanbul silüetini aşmaya çalışan vapurlar vardı kırmızı bacalı. Siyah dumanlar çıkarıyorlardı ve bulutlara doğru yükseliyordu dumanlar, martılar vardı gökyüzünün mavi yeşil renginin içinde. Dalgalar da beyazlıklarla çoğalıyor ve dalgalar git gide kendi üzerine katlanıyordu.

İlerde Topkapı Sarayı’nın harem dairesinin kulesi görünüyor, onun karşısında Galata Kulesi heybetli heybetli kendini gösteriyordu. Sahilde bir sürü insan kalabalığı, kah adım atan, kah bekleyen ve duran ve oturmuş boş boş denize, dalgalara, martılara ve İstanbul’a bakan insanlar.

Tarihi mezarlıklardaki her biri sanat değeri taşıyan mezar taşlarına bakan insanlar dualar ediyorlar taşların üzerinde yazan Osmanlıca yazıların ne anlama geldiğini bilmeden. Kurumuş ağaç dal ve yaprakları toprağı boydan boya örtmüş. Farklı farklı başlıkları var tarihi mezar taşlarının. Mezarlığın önünden geçenler başlarını çevirip bakmıyorlar bile artık mezarlara. Şehrin kıyısında köşesinde atılı kalmış, bakımsızlıktan, ilgisizlikten dağılmış bu tarihi minik mezarlıklar, yeni nesil torunların kendilerine uzak ve yabancılaşmış gerçeklikleriyle muzdaripler.

Kendi resimlerime bakıyorum ben de.. Bir çırpıda yaptığım resimlere. Başta anlamlandıramadığım, sonrasında birçok gizli-açık anlam yüklediğim resimlerime.. Kırmızıları kullanmışım, az ama etkili. Bir iki tuş, benek vurmak yeterli oluyor. O kadar yoğun bir etkisi var ki kırmızıların, koskoca resim içinde hemen etkilerini baskın olarak gösteriyorlar.

Gökyüzünde sarı var, hareket halinde bulutlar var. Sahilde kedi var, soyutlaşmış, birbirine karışmış çizgisel, dağınık insan bedenleri var. Vapur uzaklaşıyor karadan, adalara doğru belki. Adada yaşayan insanlara insanlar taşıyor, adalardan insanlar alacak sallanan gövdesine.. O eski Şirketi Hayriye vapurlarına benziyor Allah’tan bu vapurlar. Yeniler bir şeye benzemiyor çünkü. Bir rant uğruna per perişan edildiler, yenileştirildiler, tarihlerinden koparıldılar, absürd bir karaktere büründüler…

Haydarpaşa orda, karşımda turuncu, kil ve toprak rengi içinde bir varlık oluşturmaya çalışıyor. Kimse bilmiyor hala restorasyon geçirdiğini ve Bizans kalıntılarıyla hepten tarih olduğunu. Sahilde üç beş tekin olmayan insan ve bir köpek küçük hırıltılarla dolaşıyor. Koyu maviliğin içinde sallanan beyaz benekli vapurlar ve ilerde Ayasofya silüeti…

Tarihi vapur iskelesi orada, uzaklarda gibi duruyor sakin. İnsanlar gidiyor geliyor, bekliyor, vapurlara ulaşmaya çalışıyorlar. Dalgalı ve rüzgarlı deniz vapurların rahat yanaşmasına izin vermiyor. Bulutlar toplanıyor toplanıyor dağılıyor, ürkütüyor ve çığlık çığlığa kanat çırpmalarına yol açıyor martıların. Tek tük cılız ağaçlar, ilkbaharın bu rüzgarlı ve yağmurlu günlerinde, yeni filizlenmeye başlamış yapraklarını dökmeye başlamışlar…

Paşaların oturduğu yeşil köşk, öyle atıl, bir köşede, yağmurda, karda, budanmış ağaçların gölgesinde durup duruyor. Karşısında gri bol katmanlı gökyüzünü delen gökdelenlere bakıyor.

Bir Cevap Yazın