GÖRSEL ALGILAMA

Gülseren Dalbudak

Algılamanın, başlangıcını araştırırsak, görsel algılamanın, bir çok aşamalı süreçlerden geçtiğini görürüz. Dış ve iç dünya arasındaki uyumu belirleme bakımından, gözün beyne bağlı olarak gelişimi, iç ve dış dünyanın uyumunun belirlenmesi bakımından önemlidir. Yani gözümüzün beyne bağlı olarak çalışıyor olması, bizim dış dünyadan duyularımızla aldıklarımızı, iç dünyamıza aktarması , iç ve dış dünya ile uyum içinde olmamızı sağlar.

Algı geliştikçe, beyin, etrafımızdaki uyaranların, rengini kokusunu biçimini, hareketini depo eder. Bebekler, sürekli etraflarına bakarak, her şeyi, bilinçsiz olarak beyne kayıt ederler . Daha sonra bu beyne kayıt edilen verileri, etrafımızda olup biten her şeyi algılamamızda kullanırız.

Algılama, bize nesnelerin sadece öz nitelikleri hakkında bilgi verir. Alınan bu bilgileri, düşünme sürecinden geçiren beyin , kavrama olayını gerçekleştirir. Soyut veya somut olan her şeyi bu şekilde kavrarız. Algıladığımız her şey bizim bir şekilde tepki göstermemize neden olur. Bu çok süratli bir şekilde gerçekleşir. Bazılarına göre saniyenin 500’de biri hatta şiddetine göre binde biri kadar da olabilir. Pieron 1925’de bu durumu ölçtü ve şu sonuca vardı: Görsel algılama ve tepki, uyartının şiddetine bağlıdır. Renk de görsel algıyı çabuklaştırır. Örneğin: Kırmızı ışığa olan tepki, mavi ışığa olan tepkiden daha çabuk olur. Saniyenin, bir kaç binde biri kadardır. O Yüzden kırmızıyı diğer renklerden önce algılarız. Gözün ağ tabakasının uyarılması ve uyarma noktasının bulunduğu yer, tepki verme zamanı ile doğru orantılıdır.

Algı sorunlarının ortaya konması, üç büyük dönemde olduğunu biliyoruz.

1- Metafizik dönem: Ruh bilimcilerin araştırması sonucu, Duyum ile algı ilişkisinin önem kazandığı dönemle deneyci dönemin karşı karşıya geldiği dönem.

Aristotalesci gelenek, gerçekçidir. Maddesel dünyanın, düşünen zihnimizden bağımsız olarak var olduğunu ve algılamadan yola çıkarak, yaptığımız soyutlamaların, yeterli bilgi edinmemizi sağladığını ileri sürer.

Descartes, Metafizik düşünceleri, 1641 de zihinciliğe ve idealizme yöneltir.

Berkeley’e göre, 1685-1753 yalnızca zihinler vardır. Duyumlar, tanrısal zihinden bize ulaşan, bir dizi bildirimden başka bir şey değildir. Bu tanrısal duyumlar düzeni, tutarlılıkları ve kendilerini zihnimize kabul ettirmeleri, düş gücümüzün belli belirsiz, birbirleri ile ilintisiz imgelendirerek onları kolayca ayırt etmemizi sağlar. Berkeley in, (maddesizcilik) diye adlandırdığı öğretisi, aslında mutlak bir idealizimdi.

Çağdaş bilim, Descartes den, ders almayı da unutmayarak, gerçekçiliğe yönelmektedir. Buna göre algı, hem organizmamızın bir değişimidir, hem de nesnel bir gerçekçilikle, ilişki kurmaktadır. Algıdan hareket ederek, ama algı açılarak ve düzeltilerek (bilimsel kavrama) kavrama varılır. Burada deneyden geçilir. İnsanoğlu, şeylerin ne olduğunu, onları adım adım değişikliğe uğratarak öğrenir.

2-19. yy. dan sonra algı sorunu bambaşka bir şekilde ele alındı. Lagneav ve Alain gibi felsefeciler; algı duyumlara dayanan bir düzenleme ve karmaşık bir kuruluştur. Bu birleşim kendiliğinden gerçekleşen bir şey değildir. Zihnin bilinç dışı etkinliğinin bir ürünüdür. Bu etkinlikte, söz konusu etkinlikte, sürekli şu zihinsel işlevlerin rol aldığı görülür. Daha iyi kavranmasını sağlamak için zihnimizi şu ya da bu ayrıntıya yönelten dikkat; oynadığı rol özellikle derinliğin algılanmasında açıkça görülen ve algılanan nesneler arasında ilişkiler kuran zeka ve yargı, geçmiş deneylerin bize öğrettiklerinin, yardımıyla nesneleri, bilip tanımamızı sağlayan bellek, her hangi bir görünümü, bir tasarı içinden algılamamıza sözgelimi, aynı görünüm bir ressamla, bir mühendis arasında çok farklı algılanır. Buna yol açan düş gücüdür.

3- Bunun tam tersine GEŞTALTÇILAR, ya da başka bir deyimle biçim kuramı yanlıları, ruh bilimcilerin değil genel ve yaygın düşünüşün haklı olduğunu ileri sürer ve algının doğrudan ve topyekün bir veri olduğunu söylerler. Onlara göre, duyumun gerçek bir varlığı yoktur. Duyum algının soyutlayarak ayrıştırmasının bir sonucudur. Örneğin: Beyaz bir sayfa üstündeki siyah bir nokta, zihinciler için temel bir duyumdur. Biçim kuramcılar için ise, noktanın ancak bir zemin üstünde, kendini gösterebildiği ölçüde algılanabilir. Yani tek başına bir birim değil, zemin ile onun üstündeki bir nokta arasındaki ilişkiyi algıladığımızı ileri sürerler.

Geştaltçıların, pek çok örnekle destekledikleri en güçlü kanıtları, alan etkilerinin yani zemin etkisinin çarpıtmaya uğrattığı, algıların varlığıdır.

Koşut çizgiler, aralarında yer alan, bir noktadan geçen düz çizgileri, kestiklerinde eğik gibi görünürler. Bu çizgilere bakan kimse, karşılarında koşut çizgilerin bulunduğu söylenerek uyarılırlarsa, ya da bir çok kez gösterilirse, bellek ortadan kaldırılırsa, yanılgı ortadan kalkmaz.

Biçim kuramı böylece algının zihinsel bir kuruluş değil, insanoğlunda ve hayvanlarda, bulunan doğrudan ve topyekün bir biliş olduğu ve insanda zihinsel işlemlerin, algıya eklendiği, ama onu değişikliğe uğratmadığı sonucunu çıkarır.

Çağdaş bilimde de algı bu yönde gelişmektedir. Fraisse ve Piaget birlikte yaptıkları yayınlarda, alan etkilerinin, ve bunlara ilişkin olarak, dikkatin görsel irdeleyişinin, V.B. oynadığı rol konusunda yapılan araştırmaların genişliğini ve sağlamlığını ortaya koymaktadır.

Bir Cevap Yazın