Karacaahmet Mezarlığı’nda

Ümit Gezgin

Bayram öncesi, havanın da ılık olmasından istifade Karacaahmet’e yolumu düşürdüm. Hem orda tanıdık, bildik insanların, akrabaların ve elbet ünlü sanatçıların mezarları vardı, hem de ölümün, sessiz dinginliğin ve kuş sesleriyle, dualarla harmanlanmış mezarlığın kendine özgü ritmini, uhrevi gerçekliğini daha yakından tanımak ve anlamak istiyordum.

Mezarların arasından sekerek, zıplayarak, düşe kalka ancak ilerleyebiliyorsunuz. Gelişmiş ülkelerin mezarlıkları düşünüldüğünde, Karacaahmet gibi devasa ve tarihsel bir mezarlığın bile ne kadar yetersiz ve mirasımıza uygun olmayan boyutta olduğunu anlıyorsunuz.

Tarihsel mezar taşlarıyla modern olanlar iç içe geçmiş ve hatta, modern olanlar baskın olmaya başlamış böylesi tarihi, Osmanlı’nın en büyük mezarlığında. Bu nasıl oluyor? diye düşünüyorum.

Asırlık çınarların yanında yeni ağaçlar, yeni filizlenmiş, çiçek açmış, yeşermiş ve yeşillenmiş ağaçlar. Dar, daracık, yollar ve birbirinin üzerine binmiş, derme çatma mezarlıklar.. Tarihi mezar taşları ya terkedilmiş yada kırılmış, parçalanmış. Buna anlam vermek imkansız. Kendi atalarının mezarlığına bir insan bu kadar zarar verebilir.

Mavi gökyüzü içinde, güneşle birlikte süzülen beyaz kanatlı martıları görüyorum. Burada, bu mezarda, ölüler, artık konuşmuyor, dedikodu yapmıyor ve gelecek hayalleri kurmuyorlar. Sonsuz bir sessizliğin içinde, bilinmez alemin ortasında, kuş sesleri ve rüzgarların okşadığı ağaçların uğultuları arasında dinleniyorlar.

Yürüdükçe her mezar taşının bir hikayesi olduğunu bilerek, hüzün duyuyorum. Bayram öncesi otomobilleriyle gelmiş, yakınlarına dua gönderen insanlar var. Çoluk çocuk, anne, baba.. büyüklerinin mezar taşlarına yüzlerini sürüyorlar, mezarlarda büyümüş bitkileri temizliyorlar.. Yine mezarlıklar arasında dolaşarak su taşıyan, mezar sahiplerine, mezar taşını temizleme karşılığında para isteyen mezarlık temizlikçileri var.

Yürüdüm.. bazen dar yollarda, bazen yolsuz mezarlıkların üstünden, arasından, kenarından.. İsterdim ben de mezarlıklarımızın düzgün, tertipli, güzel, iyi düzenlenmiş olmasını.. Neden bunları yapamıyorduk, bir türlü anlayamıyordum.. Bu bir tür medeniyet yoksunluğu veya kendi medeniyetimizi yitirmenin garibanlığı mıydı?..

Mezarlığın dışında hayat da akıyor. Ölümün gerçekliğinin ve mezarlığın varlığının üstüne sinmediği insanlar, günlük telaşların içinde devinip duruyorlar, oradan oraya koşturuyorlar ve hayatı, koşturmak ve dertlenmek üzere algılıyor ve kurguluyorlar.

Ünlüler, bir zamanların sinema oyuncularının da burada, bir mezar sessizliği içinde sonsuzluk uykusu uyuyor olmaları beni hüzünlendirsin mi, düşündürsün mü tam anlayamadım. Hayatın gelip geçiciliği ve ölümün gerçekliği beni ta derinden, en derinden etkiledi.

Karacaahmet Mezarlığı’nı karmaşık duygular içinde terk ederken, bir gün bir mezarda, kuş sesleri, ağaç yapraklarının uğultusu altında, ölüler, yani artık yaşamayanlarla birlikte, koyun koyuna yatacağımı düşünmek, ürküterek, ruhumun derinliklerine bir ok gibi saplanıyor…

Bir Cevap Yazın