Mekanı Hissetmek

Ümit Gezgin

Sanat için mekanı derinlemesine hissetmek gerekir. Genelde insanlar mekanı hissetmeden, kendi, kişisel ve günlük, kısa ve an’lık düşünce ve duyumlarına göre bir mekan algısına sahiptirler. Yani, uzun vadeli ve derinlemesine bir hissedişten ziyade, kısa vadeli, an’lık, değişken ve bir değer ifade etmeyen, çıkara, yani bir iş’e, uğraşa dayanan bir algı mekanizmasına sahiptirler ve zaten de başkasını istemezler. Günlük insanın, sıradan insanın sadece mekanla değil, bütün her şeyle ilişkisi, sıradan, yüzeysel ve çıkara dayalıdır.

Mekanı hissetmek, sanatçılar için çok önemlidir. Ağacın, camın, pencerelerin, gökyüzünün, bulutların.. mavinin ve bütün renklerin. İnsan görünümlerinin, seslerinin ve konuşmalarının.. Kısaca, bütün gördüklerimizin, duyduklarımızın, tekil ve total olarak bütün her şeyin anlamı, hissi ve varlığı, bütünsel olarak hissetmeyle ilgilidir.

Mekan, bütünsel kavrayışın içindedir çünkü. Ben de bu bilinç ve bu uzgörüyle sokaklarda ilerlerken, geniş kaldırımlı caddelerde çevreyi gözlerken ve gidip gelen insanların gözlerindeki pırıltıları yakalamaya çalışırken, mekanın, zamanın, nesnenin ve insanın anlamını, tarihi, an ve geleceği daha yakından tanımak ve anlamak istiyordum aynı zamanda da..

Mekan neydi? Ne anlamı vardı bizim için ve insanlar mekan kavramını nasıl algılıyorlardı? Sanatsal mekanla, reel ve gerçek mekan ve mekanla bağdaşık zaman kavramı ne anlama geliyordu? Bunların üzerinde insanların düşünmediğini bilmek de tuhaf bir şekilde bana mutluluk ve huzur veriyordu.

Zamana doğru, mekanın göbeğine doğru ilerlerken, köknar ağaçlarının cadde kenarlarında dikeldiğini görüyordum. Ağaçlara kimse bakmıyordu zira.. Gidip gelen otomobiller vardı ve şoförler hava atmak için kaldırımda yürüyenlere bakıyorlardı kesik gözlerle.. Türlü cinsi köpekleri gezdiren gençler vardı bozuk kaldırımların üstünde. Bazıları hayvanların dışkılarını orada bırakıp hemen uzaklaşıyordu.

Selamiçeşme’ye geldiğimde burada mekan algısı hepten değişiyordu. Büyük gökdelenler gökyüzü maviliğini, kapalı bulutları yarıyor ve rüzgarların uğultuları bile değişiyor ve sesler, anlaşılmaz, ürküntü verici hale bürünüyordu. Kaldırımlarda yürüyen insanların çoğu, özellikle sabahları apartmanların kapıcıları oluyordu buralarda. Sonra ışıklarda bekleyen şehrin uzak köşelerinden gelen, temizlikçi kadınlar görüyordum. Hızlı hızlı yürüyorlardı, muhtemel geç kalmamak için bir telaş hızlanıyorlardı. Işıklarda sonra su satan insanlar, kağıt mendillerle dilenen yüzü gözü kirli çocuklar vardı. Çöp toplayanlar da her çöp kutusunun yanında hemencecik bitiyorlardı. Sonra Bağdat Caddesi’nin bütün sokaklarında da dolaşan dilenciler vardı. Çoğu zaman da Bağdat Caddesi’nin gösterişli mağazalarının yer aldığı cadde önlerinde dileniyor, insanların önlerine geçip, yalvar yakar bir şeyler istiyorlardı.

Her türden ağacın de Selamiçeşme’de olduğunu görmek bende bir tebessüm duygusu uyandırıyordu. Ne kadar güzel ve alımlı ağaç vardı burada.. İlerliyordum ben. Her türden dükkanın, mağazanın önünden geçiyor, araçlara, motorsikletlere bakıyor, insanların kırık kaldırımlarda çok rahat hareket ettiklerini gözlemliyordum. Alımlı genç kadınlar da vardı kaldırımlarda yürüyen. Bakımlı, uzun tüylü köpekler, akıllı kargalar, gökyüzünde uçan martılar ve kediler..

Tarihi çeşme, orda bir köşede mahzun bekliyordu. Kurnasından tek damla su akmıyordu. Yıkılmayı bekleyen apartmanlar, yenilerinin yanında sönük kalmıştı. Hızlı hızlı ilerliyordum. Bir kafe bulup kitabımı kaldığım yerden okumak istiyordum. Fotoğraflar çekmek ve mekanın varlığını daha iyi kavramak, anlamak istiyordum. Bu geniş mekan içinde insanın varlığını ve anlamını daha yakından anlamak istiyordum. Bu mümkün müydü?

Yelkenliler, durgun deniz suyu, karışık bulutlar ve işaretler işaretler. İşaretlerin dili anlamını yitiriyor, ağaç yaprakları bulutların hizasına çıkıyordu. Arabalar da balık istifi gibi dizilmişti.

Çizgiler, renkler, yorumlarla; mekanı daha iyi derinden ve özgün hissederek anlamaya çalışıyordum…

Bir Cevap Yazın