Heybeliada’da Bir Gün

Ümit Gezgin

Heybeliada’yı Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Ahmet Rasim’in adası olduğu, orada uzun yıllar geçirdikleri için severim. Keza, Burgazada’yı da Sait Faik yaşadığı ve evi müze olduğu, onunla özdeşleşebildiğim; eşyalarını, kitaplarını, okuduğu dergileri, aynasını, odası ve fotoğraflarını, yazma serüvenini derinlemesine hissettirdiği.. giderek meydanda büstünün dikili olduğunu bildiğim, edebiyatla ve yazmayla ilgili türlü düşlere daldığım için severim.

Keza, bugün yine, Heybeli’ye giderken, sevimsiz motorlara biraz da zorunluluktan tonla ada ücreti ödedikten sonra ulaşınca, rahatlayıp, mutlu olacağımı düşünmüştüm. Ama öyle olmadı. Bir gürültü, bir patırtı.. İnsan kalabalığı yapışkan bir hiçlikle harmanlanıyordu durmaksızın ve motorda önümüzde oturan bir genç kızın dışında da kimse kitap okumuyor, daha çok herkes elindeki cep telefonuyla oyalanıyordu.

‘Ada yolları taştan..’ kim söylemiş bu sözü? Ne anlam taşıyor sonra bu.. Ada yolları taştan.. Sen çıkardın beni baştan.. Adaları seviyorum. Geldiğim bu ada, Heybeliada, evleri.. tahtadan ve taştan bu evler bir tarih barındırdığı kadar, özgün bir mimariye de sahip. Özgün mimari medeniyet demek. Bu başka adalarda yok. Çorak kalmış çoğu ada. Ama Prens Adaları, köklü bir tarihi ve doğal olarak da mimariyi barındırıyor.. Medeni toplumlar zaten tarihi de muhafaza eden toplumlar değil mi..

Tarih ve medeniyet de kitapla ilintili.. Allah’tan tek tük de olsa genç nesil içinde kitap okuyan insanları görmek beni mutlu ediyor. Derinlemesine bilgi, çözümleme.. Özellikle edebi tasvirler, anlatımlar, şiirsel söylemler.. Her gerçek edebiyatçının yaptığı şeyler bunlar. Kuru edebiyattan hoşlanmıyorum. Yazı bir edebi dile sahip olmalı. O zaman dil ve metin edebi özellik kazanıyor. Yoksa gazete dili olarak, sınırlı kalıyor…

Ortada bir ağaç, flamalar, ilerde bir kırmızı boyalı kilise, dar yollar, derme çatma, çelimsiz ve masaları eski püskü çay bahçeleri, garsonları özensiz.. Buna rağmen hava güzel, bulutlar tek tük..

Esat Mahmut Karakurt, ‘Allahaısmarladık’ romanında ne yazıyordu: “Karacaahmet mezarlığı… Asırların, çürümüş insan eti, çürümüş insan kemikleriyle beslendiği koca mezarlık, ölüm gibi korkunç bu gece…”

Özgün, kalıcı bir betimleme… Bir yazarı büyük ve kalıcı yapan bence tasvirleridir. Anlatım özgünlüğüdür. Bazen karışık, dolambaçlıdır anlatımı, bazen sade, ama vurucudur. Ben, severim edebiyatçıların betimlemelerini.. Mekanla, şehirle, kasabayla, insanla ilgili tasvirlerini… Keza, resim de böyledir, şiir de…

Ordan yukarılara doğru yürüdük. Bol fotoğraf çekerken, ahşap bir köşkün giriş katını sahafa dönüştürmüş bir kişiyle karşılaştık. Gençlerden birkaçı eski kitaplara bakıyordu. Makul fiyatlardı elbet. Bir çayın yedi lira olduğu, bir ada biletinin otuz iki lira olduğu düşünülürse…

Yeşillikler içinde tazeymişçesine bakan köşkler. Sonra köhnemiş, birbirine yaslanmış eski evler, ahşap, kagir ve taştan yapılar. Ama özgünler, etkilileri var. İnsan önünde durup fotoğraf çektirmeden yapamıyor. Gelip geçen gençler ilgili ilgili bakıyorlar binalara.. Demir oymaları iyisinden paslanmış, eğrimiş büğrümüş, duruyor yine ayakta ve ama tahtalar çürüyüp gitmiş. İnsanlar o mermer, bozulmuş merdivenlerden daha da yakınlaşınca, sonradan eklenme çirkin betonlarla takviye edildiklerini ve güzelliklerin tecavüze uğrayıp, morartıldığını, yok edildiğini görüyor..

Hüseyin Rahmi’nin çürümeye terkedilmiş köşkünü, hesapta müzeyken ziyaret etmiş, bir büyük yazarın mirasına nasıl saygısızlık yapıldığını yakından gözlemleyerek, üzülmüştüm.. Maalesef biz toplum olarak yazarlarımıza, sanatçılarımıza sahip çıkamıyor ve değerlerini de anlayamıyoruz. Yok olup gidiyor yazarlarımız. Eserlerinin, onlardan miras kalan şeylerin değerlerini pek bilemiyoruz..

Edebiyat bir anlatma sanatıdır. Her gerçek yazarın bir tarzı vardır elbet. Hüseyin Rahmi’nin ve Ahmet Rasim’in de.. Bu iki Heybeliadalı yazarı hep çok sevmişimdir ve sürekli de okumuşumdur. Her zaman da okumaya devam edeceğim. Onlar hayatın sırrını açar bizlere biliyorum ve insanı, yaşadığı zaman dilimi içinde buruk tat verecek şekilde bizlere kültürel kimlikleriyle tanıtırlar. Hala okunuyor ve seviliyor olmalarının da sırrı burada olsa gerek.

Ben, ada sokaklarında, kitapçılarında, eski eşya satan dükkanlarında bir merakla dolaşırken, insanların da genelde çay bahçelerinde, kafelerde, salaş balıkçı lokantalarında ve pastanelerde tüneyip, anlamsız anlamsız birbirlerine veya telefonlarına bakmalarına artık aldırmıyordum. Hayatın anlamının bu telefon muhabbetinde, o olmazsa boş gözlerle çevrelerindeki insanlara, hareket eden her şeye bakmak olduğunu düşünen bu insanlara artık ne diyebilirdim ki…

Ada yollarında zamanı anlamak, mekana yeniden tanım koymak ve insanlara bakmak ve çiçeklerle, evet en çok belki onlarla oyalanmak için gelmiştim.

Çirkin motorların biri gidiyor biri geliyordu. Sevimli vapurlar iskelede bekliyordu. Çürüme, asfalt da bile başlamıştı. Elbiseler yerlere sürünüyor, dalgalar taşıyor ve iskeleyi istila ediyordu. Bir gürültü bir gürültü.. İstanbul’un bütün beton aksamı ve inşaat sesleri buralara kadar geliyordu…

Bir Cevap Yazın