Uzaklık

Ümit Gezgin

Uzaklık arttıkça değişme de berraklaşıyor. Şehrin uzak yerlerine doğru gitmeye başladığımda, dermeçatmalığın arttığını ve insanların şehrin merkezindeki telaşlı hallerinin git gide yavaşladığını ve kendilerini daha dingin hissettiklerini gözlemlemeye başlayarak şaşırdım.

Şehrin uzağına düşen binalar da küçülüyor, daralıyor, boyları kısalıyordu. Ama yine de, daha uzaklarda devasa gökdelenler görülüyordu. Kimler yaşıyor, çalışıyordu bu gökdelenlerde ve ne işle meşguldü o insanlar?..

Trafik ışıklarının pek ciddiye alınmadığı bu şehre uzak yerlerde, haftasonları dükkanlar da açık değildi. Ama araçtan ziyade nedense gençlerin altında daha çok motor vardı. Bu iki tekerlekli canavarlar, gençler tarafından hoyratça kullanılıyor, her yerden aniden, ordan burdan fırlamaları, insanın üzerine üzerine gelmeleriyle herkeste, daha çok da çocuklu ailelerde ani endişelere sebep oluyorlardı.

Şehrin bu uzak semtlerinde insanlar televizyonu daha çok izliyorlar ve bol ekmek tüketiyorlardı.. Kaldırım taşlarının merkezden daha bozuk ve düzensiz olduğu, hatta yer yer hiç olmadığı bu yerler, dikkatlice bakıldığında biraz da terkedilmiş gibi görünüyordu gözlere.. Daha çok kebapçı, tekelbayi, pizzacı, dürümcü, pastane bolluğu olan bu bölgelerdeki otobüs durakları da tıklım tıkaç otobüs bekleyen insanlarla dolu oluyordu genelde..

Pastane aradım, bulamadım. Öğle sonrasının boz sıcaklığı, yapışkan güneşle birlikte her yeri kaplamış, insanlar höngür höngür, birbirlerine omuz vererek kaldırımlarda yürümeye, çevrelerine de başlarını, şaşkınlık geçirmiş, ürkek insanlar gibi uzatmış bakıyorlardı. Ama sıcak, bol sıcak, nemli, yapış yapış bir sıcaklık, elbiseleri insanların yağlı bedenlerine yapıştırıyor, onları rahatsız ediyor ve daha da homurdanmalarına sebep oluyordu.

Pastane bulamadım. Bir yere de oturmam gerekiyordu. Gideceğim yere daha iki saat vardı ve vakit geçirmem gerekiyor, çay içerek çevreyi gözlemlemek istiyordum. Yaşamak gerekiyordu kendi halinde ama, oturmak yaşamanın bir parçasıydı benim için. Yaşadığım bu şehirde ve bütün küçük şehirlerde insanlar konuşmak için, dertleşmek için otururlardı çay içecekleri, kahve içip sohbetin derinliklerine dalacakları yerlere. En çok da dedikodu yapmaktan hoşlanıyordu insanlar bizde…

Çok sıcaktı. Bıkkındı insanlar. Çalışanlar bıkkındı. Gökyüzündeki martılar, kargalar, güvercinler… Yol kenarında pinekleyen köpekler ve çoktan gölgelere çekilmiş gururlu kediler..

Güneş bu kadar uzakta olduğu halde bu kadar yakından hissetmek.. Boğuluyordu insanlar… Kaldırımda yürürken, karşıdan karşıya geçerken dilleri dışarda yürüyenler, homurdanıp sallananlar vardı…

Güneş de şehirden uzakta, yaktıkça yakıyordu kaldırımları…

Bir Cevap Yazın