Gözlem

Ümit Gezgin

Güzel bir güne uyandığımı düşünüyordum, erken kalktığımda.. Erken mi kalktım, yoksa martılar mı beni yanılttı, doğrusu onu da kavramış değildim. Kalktım. Kahvaltımı alışkanlığım gereği hazırladım. Yağsız, tatsız tuzsuz, domates, havuç, biber, soğan ve patates haşlamasından oluşuyordu kahvaltı ve sonunda kaynar suya yumurta da kırıyor, biraz daha kısık ısıda karıştırıp kaynattıktan sonra, kendime servis ediyordum.

Bir alışkanlığa dönüştü benim için erken kalkmak. Erken yattığım için artık erken kalkıyorum. Gençken öyle değildi. Üniversitede öğrenciyken ise sabahlara kadar oturduğumu bilirim. Son yıllarda yaşım ilerlediği için belki, saat yirmi dört olmadan uykum geliyor. Doğal olarak da erken kalkıyorum.

Bugün de öyle oldu. Erken kalktım. Kahvaltımı yaptıktan sonra, dışarıya attım kendimi. Bu bir alışkanlıktı bende. Kalkar kalkmaz dışarıya uğruyordum. Dışarısı.. Dalların, yaprakların uğultusu, kuşların sesleri, kedi miyavlamaları.. Özellikle klakson sesleri ve motokuryelerin bağrışları.. hepsi, sanki hayatın, şehrin bir parçası olarak varlıklarını gösteriyor ve hayata katılmak isteyen biz insanları da kendilerine çağırıyordu…

Yakındaki İyi Dilekler Pastanesi’ne gittim. Önde, pencere kenarında iki kişilik bir masa vardı, hafif ve rahat olmayan sandalyelere oturdum. Bir çay söyledim. Garsonlar birbirine benziyordu. Biraz okuyayım, dedim. Aldığım Kitap-lık Dergisi’ndeki şiirlere ve yazılara göz gezdirdim. Yandaki masada gençler yüksek sesle birbirleriyle konuşuyor, sesler kulağımı tırmalıyorlardı. Sonra hak da verdim içimden gençlere.. Kişiliklerini geliştirmek, birbirlerine hava atmak, var olduklarını göstermek istiyorlar ve bunun için de yüksek sesle, bağrışlı çağrışlı konuşmaktan tuhaf bir zevk alıyorlardı.

Zevk alıp belki gençler mutlu oluyorlardı ama, ben de ne okuyabiliyor, ne yazıp çizebiliyordum. Konsantrasyonum bozulmuştu. Bir an önce kalkmak, Fenerbahçe burnuna doğru parkın içinde yürümek, ağaçlara bakmak, Fenerbahçe Marina’daki yelkenli teknelerin fotoğraflarını çekmek, olmadı resimlerini çizmek istiyordum. Sonra orda, koyu yeşil renkteki köşk, Fransız stiliyle hala var olmaya devam ediyor ve önünden geçenlerde saygınlık uyandırıyordu.

Gökyüzüne baktım. Bulutlar çok uzakta görünüyordu. Üstünde mavi vardı. Sonsuz mavilik. Resimsel bir mavilik. Deniz de öyle görünüyordu. Mavi, yeşil, koyu mavi.. İlerdeki adaların sisler ardında yeşildi. Sait Faik’i düşündüm. Şimdi, dedim, bir vapurla yol alıyordur Karaköy’e doğru.. ordan Beyoğlu’na çıkacak, edebiyatçı, şair, ressam arkadaşlarını arayacaktır. Sonra, yine adaya, Burgaz adasına, annesinin yanına dönecektir.

Yazmaktan farklı bir şeydir çizmek. Bir anlam aranmaz çizmede. Yazmak içe doğru bir yolculuksa, çizmek dışa doğru, görsel bir şeydir. Ama sanat komple bir şeydir. Yazmada da çizmede de önemli olan şey özgünlüktür, kendine özgü bir tarz ve anlatım tutturmaktır.

Parkın ucunda, belediyenin işlettiği kafedeki tahta sandalyelerde bir sürü insan, kadınlı erkekli kalabalık, denize bakarak sohbet ediyorlar. Herkesin bir derdi, bir konuşması var. Gençler gelecek derdi tasası içinde. Konuşmaları hep iş güç üzerine.. Giydikleri ve yedikleriyle ilgili konuşmalar yapıyorlar. Yurtdışı hayalleri kuruyorlar. Bir an önce kapağı yurtdışına nasıl atarız, üzerine sohbetler…

Çıkardım resim defterlerini çizim üzerine çizim yapıyor ve sonra boyuyorum. Sonra okuyorum üzerine. Altını çiziyorum satırların. İnsanlar bakıyor. Kuşlar, martılar, kargalar bakıyor. Bulutlar gidiyor bir yerlere doğru…

Deniz kenarında don atlet denize giren iki kişiyi görüyorum. Ağaçların altında oturan birçok kişi de fotoğraflarını çekiyor onların. Kımıl kımıl dalgalar adalara kadar ulaşıyor. Bir kaç yelkenli tekne buğulu mavinin üzerinde salınıp duruyor.

Tek başına, kendi başına oturan yok. Herkes birilerine sığınıyor. Birilerinde kendini arıyor.. Boşlukta mı bu insanlar? Özellikle gençler ne aradıklarını biliyorlar mı? Özellikle ekonomik krizin derinleştiği ve işsizliğin artarak, gençleri umutsuzluğa daha fazla sürüklediği şu zamanlarda, gençler ne yapmak istiyorlar? Buralardaki kafelerde oturup lak lak eden gençlerin tuzları kuru olduğu için, sulu, ayağı yere basmayan konularda sohbetleri koyultuyorlar.

Birkaç resim çizip kalktım. Hem güneş iyice terletmeye başlamış hem de kalabalık artmıştı oturduğum yerde. Mavi derinlik de zevk vermemeye başlamıştı. Bir yerde fazla oturamıyordum zaten. Belki en fazla iki saat. Sonra kalkıp başka yere gitmek istiyordum. Çay içip okumak, bir şeyler yazıp çizmek.. artık benim için bir yaşam biçimi olmuştu…

Kalamış Parkı’nın yanındaki Deniz Cafe’de oturdum, çantamdan çıkarıp okumaya başladığım sırada Kitap-lık dergisini, yaşlıca bir kadının yaklaşıp, “Benim de bir yazım var. Okursanız sevinirim. Önay Sözer’in ‘Dolambaç’ romanı hakkında.. Romanı da okumanızı tavsiye ederim..” dedi. Ben de teşekkür ettim.. Mutlaka okuyacağım yazınızı, dedim. Kitabı da alıp okuyacağım, sağolun, dedim. Okuduğum iki kitap vardı. Dergiyle birlikte, ayrıca her gün gazete de alıyor okuyordum. Okumak insanı geliştirir, olgunlaştırır, diye düşündüm…

Yollar araç dolu. Park edecek yer yok. Kaldırımlar da, skooter, motor cehennemi. İnsanlar rahat rahat yürüyemiyorlar.

Güneş altında, uzaklıklar yakınlaşıyor, yakınlar uzaklaşıyor…

Bir Cevap Yazın