Şehir, Mekan ve Nesneler Arasında İnsan

Ümit Gezgin

Nesneler zamanın ötesine taşıyor kendilerini. Zamanın berisinde meydana getirilmiş olan ve mekanları da oluşturan ve şehirleri var eden bu nesne bollaşması, yine zamanla insanların bilincini etkileyerek kah insanları nesneleştiriyor, kah şehre, nesneye ve mekana karşı bir bilinç, giderek direnç noktası yaratmalarını doğruyor.

Nesneler bilinci belirler mi gerçekten, bazı yazarların iddia ettiği gibi? Yoksa bilinç mi nesneyi belirliyor, ona anlam katıyor ve şehre, giderek mekana var oluşsal bir boyut eklemliyor..

Uzaklarda yeni yapılmakta olan binaları görüyorum. İnsanlar yol kenarlarında kafalarındaki hedeflere doğru giderken, hangi nesnenin, hangi mekanın ve hatta hangi şehrin kıyısında, bir bilinç nesnesi, bir mekan ve somut nesne olduğunu hissediyor mu diye düşünüyorum..

Fotoğraf zamanı donduruyor. Sadece zamanı değil, aynı zamanda mekanı ve nesneleri de donduruyor. Bilinç gibi değişken bir yapının dışında, fotoğraf, görüntü ve gerçeklik arasındaki sınır çizgisine de yükleniyor; onu değiştiriyor ve dönüştürüyor. Onun içindeki bütün anlamları da söküyor, atıyor…

Bir derme çatmalık var fotoğrafta.. Ya gerçeklikte?.. Gerçeklikte de bir bozukluk, başıbozukluk, saçmalık ve ilkellik var mı? Yoksa bir hayal, tasarım ve bilinç yanılgısı mı bu?.. Görüntüyle gerçeklik, özellikle fotoğrafın gösterdiği ölgün görüntüyle, görüntünün ötesindeki var oluş ve gerçeklik arasında birbirine zıtlık mı var? Nasıl ayırt edeceğiz bunu?…

FOTOĞRAFLARDA NESNE VARLIĞI VE MEKAN ALGISI

Fotoğraf her zaman için bir yanılgının gerçekliği olarak gelmiştir bana. Hatta resim bile, ressamın bilincinin bir yanılgısı, gerçekliği bilincin dönüştürmesi ve karakteristik hale getirmesi, giderek ressamın, sanatçı olarak varlığını bir aynada yansıtır gibi, tuvalde yansıtması değil midir?..

Mekanı nasıl algılıyoruz fotoğraflarda?. Acı, sıkıntı, yokluk ve yalnızlık gibi insani duygular var mı bu fotoğraflarda? Yoksa fotoğrafa giren her şey, nesneleşiyor, yani ruhsuz bir kalıba, mekanın anlamsız bir parçasına, giderek şehir dediğimiz mekansal kuruluşun mikro ölçekte ayracına mı dönüşüyor?..

Uzakta büyük binalar görüyorum, ama çalı çırpı, düzensiz, oraya buraya atılmış gibi duran taşlardan, tuğlalardan, beton atıklardan uzanıyor göz ilerlere ve oradan da bulutlara sıçrıyor.. Tek tük dağılmış, yalnız bulutlara uzanıyor göz. Gökyüzünün kendine göre bir estetiği ve şiirselliği hissedilirken, yeryüzünde niye bu yalın, içten ve şiirsel gerçeklikle karşı karşıya kalmıyoruz?

Kurumuş çalı çırpı, belki güneşin kızgın dokunuşuyla alev alacak ve şehri bir ucundan tutuşturacak ve telaşlara, acılara, korkulara sebep olacak…Bazı fotoğraflarda canlı yok. Sadece nesneler var. Duruş ve donmuş bir görüntü kalabalıklaşması var.

Oysa şehirdeyiz ve sadece nesneler, mekanlar ve şehrin farklı boyutlarındaki gerçeklik yok; insanlar, canlılar, kuşlar, kediler var.. Ama sanki, kaçmışlar, gizlenmişler, sinmişler bunlar bir yerlere…

Bütün her tarafta bir çürümüşlük ve dağınıklık var ve ayrıca da hazin bir terkedilmişlik bir duygu olarak bütün bir görüntünün orta yerine oturmuş, orayı kaplamış bir his var. Boyutları kavranmaz bir his…

Eski ve yeni bir aradalığın karmaşıklığını, ilkel geri kalmışlığını yaşıyor. Teller yerlere kadar uzanacak adeta ve insanlar korkarak ışıksız caddelerden karşıya geçmeye çalışırken, gözleri çevreye değil ama, içlerindeki hedeflere takılıyor. Çöp kutusu kenarda beklerden, bulutlar camlı büyük binanın üzerinde. Ses yok. Sadece dondurulmuş bir görüntü var ortalık yerde.

Uzaklara bakıp modern binaları, geri kalmışlıktan izlemeye çalışırken, doğa parçasına bulaşık bu alanın da yaşanmaz bir çilekeşliğe dönüştüğünü hissediyordum. Bulutlar ne kadar güzel görünüyordu. İnsansız mekanlar içinde, ağaçların hüzünlü yalnızlıklarını yaşadığını hissettim bir an.

Yıkılmış, parçalanmış dayanıksız tuğlaların, kerpiçlerin, toza dönüşmüş eşyaların ve kiremitlerin ötesinde, modern ve büyük binaların, giderek bulutların olması ve ağaçların tüm yeşillikleriyle gökyüzüne uzanması çelişkinin ötesinde bir tuhaf, içinden çıkılmaz ve tanımlanmaz görüntü de oluşturuyordu.

Minareyle birlikte, taş ve cam bloklar olarak gökyüzüne, bulutlara uzanan ve elektrik direkleriyle gökyüzüne ulaşmış gerçeklik, yolu ve araçları da kendi içine alarak çoğalıyor, ama insansızlık içinde hüzünlü bir şiirsellik de yaşamıyor değildi…

Akşam mı oluyordu güneşin ve onu çeviren bulutları, mavi gökyüzünün sararmaya yüz tutmuş yüzünü gördükçe, farlarını yakmış sessiz araçları da seyrede seyrede ilerliyordum yol boyunca. Bozukluğundan kaldırımda yürümek pek mümkün değildi, yola inerek, ileriye, perspektifin tek noktaya kadar uzandığı alana doğru adımlar atarken; ilerlerde, çok ilerlerde, gökdelenleri de artık görüyordum.

Şehri, mekanları ve nesneleşmiş her şeyi, daha yakından hissederek, duyumsayarak, yürüdüm…

Bir Cevap Yazın