Habip Aydoğdu’dan “İnadına Kırmızı”

Seval Deniz Karahaliloğlu

Habip Aydoğdu deyince akla ilk önce kırmızı geliyor. Kırmızının o canlı, insanı çarpan, sarsan, kışkırtan tonu sanki sadece Habip Aydoğdu’ya aitmiş gibi hissediyor insan. Üstelik Ulus’taki Türkiye İş Bankası İktisadi Bağımsızlık Müzesi içinde yer alan İş Sanat Ankara Sanat Galerisinde açılan son sergisinin adı “Kırmızı Yine Kırmızı” olunca ister istemez söyleşinin merkezine “kırmızı” oturuyor. Bu kışkırtıcı, kesinlikle özgüveni yüksek renk bizzat ressamın kendisinden rol çalıyor. Sahne ışıklarını daima üzerinde isteyen kıskanç, kaprisli yıldızlar gibi davranıyor. Hatta bir an bu özel kırmızının bir kimliği olduğu ve kendisine has bir karaktere sahip olduğu izlenimine kapılıyorsunuz. Durum böyle olunca söyleşinin tamamı bizzat kırmızının kendisine ayrılıyor.

Kırmızı Gece

SDK – Neden kırmızıyı bu kadar çok seviyorsunuz?                                                           

 Habip Aydoğdu – Benim kırmızıyla buluşmam biraz görücü usulü evlilik gibi oldu. Aslında yokluktan ve çaresizlikten başladı. Mardin Nusaybin’de askerliğimi yaparken elimde sadece mühür basmakta kullanılan kırmızı ıstampa mürekkebi olduğu için zoraki de olsa resimlerime girdi. Sonra, tıpkı görücü usulü evliliklerde olduğu gibi, kırmızının iyi yanlarını, benim derdimi iyi ifade eden yönlerini görmeye ve sevmeye başladım. Yıllar içinde de hem hayatımın hem de resimlerimin vazgeçilmez rengi oldu.

Kutsal Maske

SDK – Kırmızı resminize, tuvale nasıl bir canlılık katıyor?                                                           

   Habip Aydoğdu – Canlılık katıyor mu katmıyor mu bilemiyorum ama kırmızının tuvalime yakıştığını ve bütün resimsel dertlerime derman olduğunu görüyor ve inanıyorum.

SDK – Kırmızıyı ilk defa kullandığınızda kırmızı size neler hissettirmişti?                                   

  Habip Aydoğdu – Az önce bahsettiğim gibi Mardin Nusaybin’de askerliğimi yapıyordum ve elimde sadece kırmızı ıstampa mürekkebi vardı. Nusaybin’deki ilk aylarımdı, önce yazmaya, günlük ve notlar tutmaya başladım, ancak bir süre sonra günlükler ve aldığım notlarla kendimi o kadar da iyi ifade edemediğimi hissetmeye başladım. Bu sefer de kırmızı ıstampa mürekkebi ve dolma kalemimle kağıtlara resimler yapmaya başladım. Resimsel etkinin beni heyecanlandırdığını, o coğrafyanın sorunlarını çok daha iyi ifade edebilmeme yardımcı olduğunu hissettim. Bu durum askerliğim bitene kadar devam etti ve kağıt üzerine kırmızı ıstampa ve dolma kalemimle o yörenin sorunlarını irdeleyen yüzlerce resim yaptım. Hatta ilk sergimi de o resimlerimle gerçekleştirdim. O bölgenin yaşam kavgasını, sınır insanlarının dramını sanki kırmızıyla çok daha iyi ifade edebildiğimi hissetmiştim ve o anki heyecanımı hiç unutmuyorum. Belki de şu ana kadarki en kırmızı sergim o ilk sergimdi.

Maskeli Figür

SDK – “Kırmızı Yine Kırmızı”. Bu sefer koronanın adı da kırmızı oldu. Neden ısrarla kırmızı? Ne var bu kırmızıda?                                                                                                                            

    Habip Aydoğdu – Biliyorsunuz ki korona sürecinde bazı iller, bazı ülkeler kırmızıyla anıldı. Riskli bölgelere “kırmızı bölge” denildi. Tamamen kızaran, yarı yarıya kızaran illerimiz, ilçelerimiz oldu. Her gün Sağlık Bakanlığı illerin renk durumunu, vaka sayılarını açıkladı. Belki de bu yüzden, beynimizde korona neredeyse kırmızıyla bütünleşti. Bundan sonra da, korananın ve o günlerin en çok kırmızıyla anılacağını, hatırlanacağını düşünüyorum. Ayrıca kırmızının koronayla bahsettiğim bu ilişkisi dışında, kendine has bir dikkat çekiciliği olduğunu düşünüyorum, bana göre başka bir karizması ve kendi iç enerjisi var kırmızının.

SDK – Bütün dünyanın üzerine kabus gibi çöken hastalık bizi evlere hapsetti. Hayattan tecrit etti. Tecrit edilmenin ne demek olduğunu bütün insanlık bizzat yaşayarak öğrendi. Korku, yalnızlık, dehşet, sevdiklerimizin ani kaybı, yeri doldurulamayan insanlar, tarifsiz acılar, bana da olur mu dehşeti derken umutlarını yitiren, işsiz kalan aç kalan insanlar intihar ettiler. Bütün bu karamsar, kaos dolu ortamda insanlar sanata sığındılar. Sanatçılar, yazarlar, müzisyenler hayatta kalabilmek adına aralıksız ürettiler. Sizde bu hastalıktan sağ çıkabilmek, ruh sağlığınızı korumak adına aralıksız resim yaptınız. İyi de hastalığın bedenleri ve ruhları vurduğu o karanlık günlerden kırmızıyı nasıl çekip çıkardınız?                                                           

  Habip Aydoğdu – Evet, dediklerine katılıyorum. En çok görsel sanatlar dünyamız ve müzisyenler etkilendi. İnsanlar sanata sığındı dedin ya, aslında bana göre insanlardan çok sanat üreticileri daha bir sığındı sanki sanatlarına. Özellikle görsel sanatlar dünyası kendi üretimlerine ve kendi dünyalarına daha da dönmek zorunda kaldı bu süreçte. Keşke sanat insanları dışındaki diğer insanlarımız da sanata daha çok sığınabilseydi. Böylece sorunlardan, özellikle ruhsal problemlerden kendilerini daha çok koruyabilirdi gibi geliyor bana.  Mesela ben o süreçte hiçbir sergiye katılamadım, müzelere gidemedim, çünkü kısmen kapalıydı zaten, açık olduğu zamanlarda da biz çekindik. Ama özellikle genç sanatçıların ne yediği, ne içtiği, malzemesini nasıl bulduğu hiç sorulmadı. Kültür Bakanlığı yetkilileri bu dönemde sanatçıların, özellikle de genç sanatçıların, daha çok yanında olabilirdi gibi geliyor bana. Çünkü bu kapanma, sanatçılar ve dediğim gibi özellikle genç sanatçıların çoğunda çok moral bozucu oldu. Sergiler, kültürel ve sanatsal etkinlikler ertelendi. Mesela, benim şu an açık olan “Kırmızı Yine Kırmızı” adlı sergim aslında üç yıl önce açılacaktı, korona nedeniyle üç kez ertelendi. Üstelik değişen sadece serginin tarihi de olmadı, serginin adı, içeriği de güncellendi. İlk başta açmayı düşündüğüm serginin isminden içeriğine kadar her şey tamamdı, ama dediğim gibi bu süreçte sergi başka bir yöne evrildi ve şimdi nerdeyse Korona sürecinin görsel bir özeti, bir nevi Korona virüs günlüğü diyebileceğimiz bir sergiye dönüştü. Biliyorum ki benim gibi pek çok sanatçının sergileri, etkinlikleri, planları alt üst oldu. Bu anlamda, aslında kırmızıyı ben çekip çıkarmadım, o beni bu karanlık günlerden çekip çıkardı. Moralimin bozuk olduğu günlerim çok oldu, bu süreçte sadece resmime, kırmızıya sığınarak ayakta kalmaya çalıştım ve kalabildim.

SDK -“Bütün renkler hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler” diyor büyük usta Özdemir Asaf. Bu durumda “bütün renkler karanlıkta boğulmamak için debeleniyordu, hayatta kalma becerisini kırmızının pırıltısına verdiler” mi demek lazım? Pek kafiyeli olmadı ama kırmızının o inatçı, başını suyun üstünde dik tutma azmine bir gönderme olabilir diye düşünüyorum.  Bu inatçı, “dirençli” olma halini nasıl açıklarsınız? Üstelik korona günlerinde dirençli olmak neredeyse hayati değer taşıyordu.                                                                         

      Habip Aydoğdu  – Evet, kırmızı zaten çok garip bir renk. Hem uysal, hem inatçı, hem aşkı hem sabrı hem de isyanı aynı anda ifade edebiliyor. Kırmızının döneminin ve de öneminin hiçbir zaman geçmeyeceğine, hiçbir zaman miadının dolmayacağına, her zaman her koşulda ayakta kalabilen ve boğulmadan yüzebilen bir renk olduğuna inanıyorum. Onun için kırmızının bütün olumsuzluklara rağmen hayatta kalabilme becerisini kendime çok benzetiyorum. Evet, bu korona günlerinde kırmızı, benim bağışıklığımı güçlendirdi, bende bir enerji, bir sinerji oluşturdu ve adeta bir antibiyotik etkisi yaptı diyebilirim.

SDK – Bir de “ısrarla” kırmızının başını bir şekilde her yerden çıkarma hali var. Kapıdan kovsanız, bacadan giriyor. Sonra hayatımızın efendisi pozlarında köşeye kurulup bu arsız ısrarlı tavrın tadını çıkarıyor. Arsız ama dirençli şifalı bitkiler vardır. Her yerden baş verirler. Kapı dipleri, taşların arası, yol kenarları, dik yamaçlar demezler her yerde bir şekilde karşınıza çıkarlar. Kırmızı da her yerde bir parmak da olsa karşımıza çıkıyor. Tuvali ele geçiremediği zamanlarda mutlaka kıyısından köşesinden bulaşıyor, diğer renklere karışıyor ama varlığını hep hissettiriyor. Bu “varlığını her koşulda hissettirme” halini nasıl açıklarsınız?

Habip Aydoğdu – Buna inan ben de şaşırıyorum, sen bunu bir de kırmızıya sor Seval. (Gülüyor) Evet, kırmızı bir yokluktan başladı, nerdeyse benimle bütünleşen bir renk oldu. Bir süre ben bütün renkleri denedim aslında, hatta adım o sıralar “renkçi ressama” çıktı. Ama yine hep içinde bir miktar kırmızı vardı ve aynen dediğin gibi, yine bir yerinden fırlıyordu tuvalin. Sonra, beni yeniden avlayıp, tekrar en baskın rengim olmayı başardı. Beni nasıl kandırdı, bunu nasıl becerdi, bunu ben de bilemiyorum, ama yine geldi tuvalimin başköşesine oturdu işte.

SDK – Kırmızı o kadar marifetli ki, Darwin’in “güçlüler hayatta kalır” tezini doğrulayan bir yapısı var.  Yani doğal seleksiyonda, güçlüler ve ortama uyum sağlayanlar hayatta kalır tezini desteklercesine kırmızı hep “hayatta kalıyor”. Bu “hayatta kalma azmi” sanatçılara, hayata, sanatın kendisine nasıl yansıyor? Tablolarınıza nasıl yansıyor?                                                     

    Habip Aydoğdu – Sanki renkler dünyasının aslanı gibi kırmızı. Evet, kırmızı gerçekten güçlü bir renk. En olumsuz koşullarda bile dikkat çeken bir renk. Trafikte ya da uyarı ve dikkat gerektiren durumlarda boşuna kırmızı kullanılmıyor. Kırmızı kiminle karşılaşırsa karşılaşsın, her durumda hayatta kalmayı ve varlığını sürdürmeyi başarıyor. En kötü koşullarda, en olumsuz koşullarda bile direnerek, var olunabileceği, ayakta kalınabileceği duygusunu veriyor, bizleri yüreklendiriyor. Benim resimlerimde de, kırmızının bu güçlü duruşu sanki kendini ve kendimi hissettiriyor gibi geliyor bana.

SDK – Hayatımızın temel taşlarından biri de damarlarımızda akan kan. Hatta genetik kodlarımızın yer aldığı, çocuklarımız aracılığı ile nesiller boyunca geleceğe taşınacak olan genetik imzamızı taşıyan kanın kırmızı olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kana rengini veren kırmızının hayatın kaynağı ile ilgili bağlantısı hakkında ne düşünüyorsunuz?                         

  Habip Aydoğdu – Kan candır. Hayatın kendisidir. Rengi kırmızıdır. Kan kırmızısı somuttan soyuta, canlıdan sanata taşındığında pek çok düşü, düşünceyi simgeler. Bir yerde aşkı anlatır, başka bir yerde isyanı, başkaldırıyı. Bir yanıyla acıdır, hancıdır; diğer yanıyla özgürlüktür… Belki de dökülen gözyaşıdır, yaşanan felaketlerin ardından. Yerine göre bir çığlıktır. Daha çok duygu ve düşünceyi barındırabilir ama asıl işlevi kompozisyondaki yeri ve önemidir. Yerini, tonunu, formunu bulan diğer renklerle artistik ve tamamlayıcı bir bütünlüğe giren kırmızıyı okumak izleyicilerin birikimine kalıyor. Renk kan kırmızı olsa da yorum bin kırmızıdır.    

SDK – Kırmızının, Kırmızı Gezegen Mars’ta bütün o olumsuz koşullarda hayatta kalmayı başaran bakterilerin keşfini anımsatan bir tavrı var. Yani dünyadaki hayatın kendisi yetmiyor, uzayda bile var olmaya çalışıyor. Hayatın, evrenin ana temel maddelerinden biri olarak kendi varlığını bütün uzayda “gururla” hissettiriyor.  Bu, evrenin “ben temel taşıyım” hali nasıl açıklanabilir?                                                                                                                                      Habip Aydoğdu – Ben bunu ilk defa duyuyorum, gerçekten ilginçmiş. Açıkçası uzayda kırmızının durumunu tam bilemiyorum, ama varsa bir hakimiyeti kırmızıya da bu yakışır zaten.

SDK – Mesela Jüpiter’in meşhur “Kırmızı Lekesi” gibi sürprizler, gözlemcileri hala şaşırtmaya ve heyecanlandırmaya devam ediyor. Bu gizemli, oyuncu renk neden sürprizleri bu kadar çok seviyor?                                                                                                                    

  Habip Aydoğdu – Aslında tüm yaratıcı alanlar sever tesadüfleri ve onun sürprizlerini. Kırmızı izleyicileri şaşırtır, heyecanlandırır, duygularını açığa çıkarır. İşte bu yüzden belki de benim rengim kırmızı. Evet, kırmızı sürprizleri sever.

SDK – Newton ışığı prizmadan geçirdiğinde, ışığın kırılarak beş ana renge ayrıldığını keşfetti. Tabii ki kırmızı ana renkti, birinciliği kimseye kaptırmadı. “Ben ışığın efendisiyim” der gibi bir kibir var sanki kırmızda, sanırım çok fazla anlam yüklenebilir. Kırmızının diğer renklerle uyumu, arkadaşlığı nasıl oluyor?                                                                                                           

     Habip Aydoğdu – Evet biraz kibirli, çünkü kendine güveni yüksek. Eğer diğer renkler öne çıkmak istemez, kırmızıdan rol çalmak istemezlerse, gayet de iyi anlaşıyorlar. Mesela bazen resimlerimde siyahın kırmızıyla yan yana geldiğinde kıskançlıktan çıldırdığını hissediyorum.

SDK – Kırmızı renkle çalışmaya başladığınızda hikayeyi anlatan elinize ve fırçanıza kırmızı nasıl ilham kaynağı oluyor?                                                                                                             

     Habip Aydoğdu – Benim elim hiçbir zaman hikaye anlatmadı ve elimin de hikaye anlatmasına izin vermedim, vermem de. Ben kırmızının kendi hikayesini yazdığına inanıyorum.

SDK – Kırmızı kendi hikayesini yazan, kendi hikayesini anlatan bir renkmiş gibi geliyor bana. Kırmızı bu sınırsız gücü nereden alıyor? Bu güç sanatçıya yaratım ve üretim aşamasında nasıl yansıyor? Nasıl ilham veriyor? Sanatçıyı nasıl besliyor?                                                                

 Habip Aydoğdu – Aynen öyle, dediğim gibi kırmızı kendi hikayesini yazabilen bir renk. Belki bunu direk anlatamıyorsun ama bir yol açıcı, besleyici, zenginleştirici, ilham verici bir yanı olduğu besbelli. Ama kırmızı bunu nasıl beceriyor, kendisiyle hemhal olmakla birlikte bunu tam olarak nasıl başarıyor, inan ben de bilemiyorum. Ama bizi beslediği, özellikle beni beslediği kesin.

Salgın sürecindeki duyguların resmedildiği sergi başkentte açıldı

SDK – Kırmızının ortama hakim olma, şartları değiştirme, kuralları yeniden yazma yeteneği varmış gibi duruyor. Yani tuvalde kime bulaşsa durum hemen değişiyor. Renkler bozuluyor, değişiyor, dönüşüyor, ortaya “yeni” bir şey çıkıyor. Kırmızının bu “yenileme”, değiştirip dönüştürme ve ortaya “yepyeni taze bir şeyler çıkarma” halini siz nasıl tanımlıyorsunuz?

Habip Aydoğdu  –  Kırmızı bildiğim kadarıyla dalga boyu en yüksek renk. Yani biraz dalgacı bir renk, bana benzeyen yanları çok, ne yapıp edip ortamda baskın çıkıyor, akılda kalmayı başarıyor. Yani bir şekilde beni de izleyicileri de etkiliyor, dönüştürüyor, heyecanlandırıyor. Üstelik bunu yıllardır yapıyor, yıllardır benle özdeşleşen bir renk olmasına rağmen, inan kırmızının sırrına bir türlü ben de tam eremedim.

SDK – Kırmızı resminizin hayat yolculuğunda, hep yanınızda vazgeçilmez arkadaşınız oldu. Bu ısrarlı, oyuncu, gizemli, şapkadan hep tavşan çıkarmaya hazır renk size neler “öğretti”?

Habip Aydoğdu – Dik duruşu, pes etmemeyi, biat etmemeyi, ısrarcılığı, kararlığı, en kötü koşullarda bile teslim olmadan ayakta kalınabileceğini öğretti diyebilirim. Bunca yıllık yolculuğumuzda o beni şekillendirdi, sanırım ben de onu biraz şekillendirdim.

SDK – Kırmızı rengi tuvalde kullanırken, rengin izleyicilerde oluşturduğu duygularla ilgili unutulmaz bir anınız var mı? Bu geri dönüş aile fertleri, çok yakın arkadaşlarınız ya da sizin resimlerinizi seven sıradan insanlardan gelmiş olabilir. Sizi etkileyen böyle özel bir an var mı?                                                                                                                               Habip Aydoğdu – İzleyicilerden bazıları benden kullandığım kırmızının, “Habip Kırmızısının” sırrını istiyorlar. Oysa ki benim kullandığım her kırmızı “Habip Kırmızısı”dır, elbette özel bir formülü yok. Birkaç izleyiciden de “Türk resminin yüzünü kızartan ressam” diye duydum. Bir de “yeter artık illallah dedik kırmızıdan” diyenler de var, o kadar… (Gülüyor)

SDK – “Habip Kırmızısı” demişken, size ait olan meşhur bir “Habip Kırmızısı” var. Bu “Habip Kırmızısı” adını ilk kez kim kullandı hatırlıyor musunuz?                                                                                                                                            

   Habip AydoğduProf. Dr. Neriman Samurçay çok değerli bir bilim insanıydı. Paris’te klinik psikoloji ve Rorschach Testi üzerine çalışmalar yapmış sanatta psikanalizi kullanan bir psikologdu. Daha o yıllarda, 1970’lerde Türkiye’de sanatçıların iç dünyası ve sanat üzerine çalışmalar yapılmamışken, ilk defa ressam Orhan Peker’le, benimle ve daha birçok sanatçı arkadaşımızla söyleşiler yaparak bu testi bizlere uyguladı. Burada amaç sanatçıların iç dünyasına girerek, onların sanatsal becerileri kaşıyarak nasıl resim yaptıklarını, hangi kaynaklardan beslendiklerini bulmaktı. Böylece sanatçının üretim aşamasında yaşadıkları süreci gözlemleyerek sanatçı ile yapıtı arasındaki ilişkiyi psikoloji açısından inceliyordu. Son derece ilginç bu söyleşiler sonradan gazetelerde yayınlandı. Prof. Dr. Neriman Samurçay benimle üç, dört defa söyleşi yaptı. Bu söyleşiler çok keyifliydi ve söyleşiler sırasında kırmızı tutkumu fark etti. Galiba yanlış hatırlamıyorsam, “Habip Kırmızısı” adını kullanan ilk kişi Neriman Hanımdır. O dönem sağda solda Habip Kırmızısı ile ilgili söylenenleri duyuyordum. Uzun yıllar sonra, gazeteci Sevinç Özarslan 17 Ocak 2009 tarihinde, Zaman Gazetesinin Cumartesi ekinde, “Habip Kırmızısı adı verilen yeni bir renk ortaya çıktı” diye haber yaptı. Zaman içinde bu “Habip Kırmızısı” meşhur oldu. (Gülüyor) Hatta “Habip Kırmızısına” ilişkin şakalar dahi yapıldı. Güya kırmızı prostata çok iyi geliyormuş dendi. Hatta buna inan insanlar bile oldu. (Gülüyor)     

SDK – Bundan sonraki çalışmalarınızda kırmızılara kimler arkadaşlık edecek? Yeni projelerde, hayat yolculuğunda kırmızıya hangi görevler düşecek?                                                

 Habip Aydoğdu – Biz ressamlara pek güvenilmez. Yıllardır sanki bir renk diyeti uyguluyor gibi hissediyorum kendimi. Bir arınmanın, sadeleşmenin, yalınlaşmanın peşindeyim. Bunu hem resmimde hem de hayatımda gerçekleştirmeye çalışıyorum. Ama bu renk diyetini de hiç belli olmaz, her an bozabilirim. Sanki kendimi biraz kırmızı renk obezi gibi hissettiğim zamanlar da oluyor. Bu son sergimin adı bile “Kırmızı Yine Kırmızı” olsa da, aslında benim kırmızı diye bir takıntım yok. Her an bir başka renkle de kendimi ifade edebilirim ve o rengi ben kendime dönüştürebilirim ve o renk de en az kırmızı kadar benimle bütünleşebilir. Benim kaygım, derdimi en güçlü ve o an içimden geldiği şekliyle tuvale aktarabilmek… Bu kırmızıyla da olabilir, bir başka renkle de. Yani şunu diyebilirim, sadece kırmızıya muhtaç değilim, aslında bütün renkler benim. Onu da kırmızı düşünsün, çok şımarmadan ayağını biraz denk alsın… (Gülüyor)

SDK – Peki son sorum, “Kırmızı Yine Kırmızı” serginizde izleyicilerinizin tepkileri ile ilgili. Nasıl geri dönüşler alıyorsunuz, izleyicilerin bu sergiyle ilgili nasıl yorumları oldu?                    

Habip Aydoğdu – Ben sergi süresince açıkçası her gün galeride bulunamadım. Bazen birlikte gezmek isteyen koleksiyoner, sanat yazarları ya da duyarlılığına inandığım bazı dostlarımla sergimi izlerken, diğer izleyicilerin yorumlarını bir miktar gözlemleme fırsatım oldu. Gözlemlediğim kadarıyla, izleyicisi bol ve etkili bir sergi oldu, bu da beni çok mutlu etti. Oldukça etkili bir tanıtım yapıldı, gazetelerde, televizyonlarda etkili söyleşiler gerçekleşti, benim için çok kıymetli eleştirel değerlendirmeler ve yorumlar yapıldı. Bunun dışında, en az sanatseverler ve koleksiyonerler kadar genç sanatçı adayları ve sanatçı dostlarım da bu sergiyi gezdi. Bu da beni çok mutlu etti. Sosyal medyada da ses getiren bir sergi oldu. Sanırım bunda serginin içeriğinin hepimizin hayatına bir şekilde dokunan güncel bir konu olmasının da katkısı oldu. Bu konuda belki galeri sorumlusu arkadaşımın görüşleri daha doğru olabilir, ama mesela şöyle bir şey duydum. İnsanlar maske ya da yeniden maskeli yaşamla karşılaşmak istemiyorlar, belki de bu süreci unutmak istiyorlar. Bazen de özellikle korona ile ilgili tuttuğum günlük sayfalarını paylaştığım kısımlarda, izleyicilerin aldığım notları okurken duygulandığını, gözlerinin dolduğunu ve etkilendiklerini duyuyorum. Bir de bu serginin ana teması korona olsa da, ben bu süreçte hayatımıza dokunan diğer pek çok güncel soruna da değinmeye çalıştım. Zaten şimdiye kadar da, bütün resimlerimde yaşamla ve toplumsal olaylarla ilişkimi canlı tutmaya çalıştım. O yüzden günlüklerim sadece koronayla sınırlı değil, mesela o dönemde hepimizi oldukça etkileyen ırkçı bir soruna- Amerika’da George Floyd’un öldürülmesi, artan ırkçılık olayları ve ona gösterilen tepkilere de yer verdim.  Maalesef coğrafyamızdan, hatta dünyanın tamamından hiç eksilmeyen savaşlar, göçmen meselesi, yerinden yurdundan olan insanlar, boğazlarımızdaki ve denizlerimizdeki müsilaj sorunu da günlüklerimde yer buldu. Korona sürecinde hepimiz evdeyken bütün bu haberleri de daha yoğun izledik hep beraber. Çünkü bütün bu olaylar, üzerine bir de korona süreci hepimizin hayatına dokundu ve belki bu satırları okuyan insanların da o günlerdeki duygularını ifade etti. Belki benim kişisel sayfalarım, izleyicilerin de bir nevi kişisel sayfası oldu. O satırları okurken belki de o günleri yeniden okudular, bu satırlar onların da günlükleri oldu, herkes bu travmayla yeniden yüzleşti. Tabii travmalarla yüzleşmek kolay değil, çok eğlenceli değil ve sarsıcı. Bu nedenle, ben de umuyorum ki, bu sergi artık geride bıraktığımız sıkıntılı bir salgın sürecinin görsel bir güncesi olur ve bir daha da o günleri yaşamak zorunda kalmayız. Benim de, bu sergiyi gezen çocuk ya da yetişkin herkesin de ortak temennisi salgınsız, savaşsız, barış dolu, eşitlikçi keyifli bir dünya aslında.

Bir Cevap Yazın