Güneş, Mekanlar ve İnsanlar

Ümit Gezgin

8 Temmuz 2022 Cuma

Sabahın erken saatlerinde kalktığımda bugün de sıcaklığın boğucu olacağını, düşündüm. Bir martı, yavrusu için ördek gibi vak vak’lıyordu.. Ne çok martı var burada, diye düşündüm içimden.

Apar topar yola çıktım. Sahile doğru inmeden önce, köşedeki pastaneye uğradım. Bir çay içimi ve bir iki eskiz ve yazı için.. Ağaçların tepesinde gezinen kırlangıçların cıvıltıları yazın sıcaklığını unutturuyor, hafif esen rüzgarın esintisi insanı bir nebze de olsa mutlu ediyordu.

Baktım, Sadun Boro’nun heykelinin karşısındaydım. Başarılı bir heykel değildi tam olarak, git gide paslanmış, çürümüştü demirleri, çevre düzenlemesi de sağlıklı değildi. Buna rağmen bulutlarla, ağaçlar güzel bir uyum oluşturuyordu heykelin üstünde. Binalar da arkada fon gibi duruyor, gelip geçen araç, insan, motor trafiği ne hayata ne de insana aldırış ediyordu..

Kalamış’ın tarihten gelen özelliği, farklılığı ve değişmeyen güzelliği var. Sessizlik, dinginlik, gökyüzünün bulutlarla kaplı soyut maviliği, hareketi ve insanların daha az telaşlı hareketleri var.

Ümit Gezgin

Sadun Boro’ya ve eşine uygun bir anıtsal heykel olmasa ve ilkelliğe gömülse de yine, Kalamış’ın oralarda, eski Todori’nin ve tarihi minik kilisenin karşısında, hemen tartışmalı, yeni ihaleye açılacak olan Yat Limanı’na doğru uzanırken; orda durup gökyüzüne, martılara beyaz kanatlı ve yerlerde akıllı akıllı adım atan kargalara bakıyorum ve hayatın değişken, güzel, mutluluk ve şükür gerektirdiğini bir kez daha yakından kavrıyorum.

Yürümek geliyor içimden. Sahile, parkın ordan ve bir gazete alarak ilerleyip, parkın içine girmek, bozuk yollara basarken dikkat etmek ve bisikletlilere, motorlulara, kay kaylılara ve türlü araçlara dikkat ederek, bir de köpeklere, gezdirilen köpeklere.. ilerlere.. Moda Tarihi İskelesi’ne bakıyor ve küçük resim defterimi çıkarıyorum usulca..

Çevredeki insanlara bakıyorum, ne yapıyorlar, nereye bakıyorlar, diye.. Çoğu telefonlarına dalıp gitmiş.. oyalanmanın en dinginlik veren işiyle uğraşıyor ve kendilerini kaybetmiş görüyorum onları..

Bir de bu semtin zengin ve rahatlık veren ruhundan etkilenerek insanlar parkın içinde dolaşıyorlar.. Köpekler de, kediler de, kargalar ve martılar da özgür özgür, meraklı ve çevreye bakınarak geziniyorlar…

SOKAKLAR VE İNSANLAR

Sokaklar insan dolu. Sürekli gidip geliyorlar bir yerlere. Ağaçlar köşelere sıkışmış, binalar gökyüzünü kaplamış. Sıcak sıcak, kasıp kavuruyor dört bir yanı. Yürüyorum. Duruyorum. İnsanların yüzlerine, hareketlerine, düşüncelerine bakıyorum. Bu sokakların, bu mekanların, bu insanların bir anlamı var mı, diye soruyorum kendime…

Skooterlar direklere bağlanmış, geniş kaldırımlar Bahariye Caddesi’nde yoğun insan trafiği içinde.. Koşturanlar, yürüyenler, omuz atanlar, telefona bakarken yürüyenler, durup binalara bakanlar, alışverişe çıkmışlar.

Trafik ışıkları, tabelalar, kırık kaldırım taşları.. Uğultular.. insan seslerinin türlü araçların seslerine karıştığı bir uğultu.. dinmek bilmeyen ve gökyüzüne yükselen sesler…

Sağa sola açılan sokaklar birbirine benziyor. Sonra labirent gibi bağlanıyor bir diğerine. Kaybolmuş insan sürüleri daha çok gençlerden oluşuyor. Tatil olmasına rağmen, kafelerde, barlarda gençler.. Sürekli bir konuşma, sürekli anlatma.. Ne çok anlatılacak şeyleri varmış bunların, diyorum içimden…

Kimler kimler yaşıyor bu binalarda. Birbirine öykünen binalar omuz omuza vermiş ve yaşlanıp kalmışlar. Bu tek tip binalara, ağaçsız, yeşilliksiz yollara bakınca..

Mekanlarda sanata dair bir şey yok. Tasarımdan ibaret şehir. Estetikten nasibini almamış tasarım.

Binalarla kuşatılsak da yürümek iyi geliyor. Aşağıya, Kadıköy sahile inmeyi ve oradan da Boğaz yoluyla Beşiktaş’a geçmeyi düşünüyorum. Usanmıştım binaların arasında dolaşmaktan. Yürü yürü.. labirent gibi.. Nereye çıkacağı bilinmeyen yollar, sokaklar, kaldırımlar.. Dön baba dönelim, hep aynı yere çıkıyorduk..

Tarihi binaları kuşatmış yeşillikler, güzelim ağaçlar da var, sahile doğru indikçe, binalardan, ağaçsız yollardan, kaldırımlardan, çıkmaz sokaklardan kurtuldukça.. Denizi görünce rahatlıyorum. Orhan Veli “Her sokağının ucunda deniz görünen şehir” diyordu İstanbul için.

Bulutlar gidiyor maviliklerin üstünde.. Ağaçlar bulutlara uzanıyor. Denizin maviliklerine bakıyorum ben de.. Vapurların beyazlıklarına.. Durmadan insan iskeletleri boşaltıyor vapurlar. Hızlıca dağılıyorlar şehrin kuytu köşelerine ve ışıklarda sabırsız bekleyen insan sürüleriyle birlikte karşıya, tarihi binanın önüne doğru hareket ediyorum.

Bir vapur geliyor aheste aheste.. İnenler binenler.. Bekleyenler.. Gençler karşıya, Beşiktaş’a geçecekler. Elimde bir kitap yeni alınmış, birkaç sayfa okunup bıkılmış bir kitap eskilerden. Tarihten gazetecilikten, kıyısından da olsa, sanattan bahsediyor..

Meydanlarda sürekli hastalık yardım anonsları. Bekleyen insanlar, gidenler gelenler, simitçiler, seyyar çay satanlar, banklarda oturup, sarılıp Haydarpaşa’ya bakanlar. Küçük tekneler, büyük motorlar, vapurlar.. İlerde bakıyorum yolcu gemileri ve yük gemileri var. Boğazın orta yerinde sanki leke gibi resimdeki duruyorlar…

Beşiktaş Kadıköy’den çok daha eski. Binalarıyla eski ama bakımsızlıktan çöküyor. Ne zaman geçsem oraya terkedilmiş hissi duyuyorum. Binalar, özellikle tarihi binalar terkedilmiş gibi. Yalnızlığa terkedilmiş…

Bir Cevap Yazın