Günce: Bir Günü Yaşamak, Değerlendirmek

Ümit Gezgin

21 Temmuz 2022, Perşembe

Erken saatte kalktıktan sonra, sabah Ebru Baki‘nin ‘Paranın Nabzı’ programını izliyorum genelde. Ebru Baki bu işi, yani ekonomiyi yalın, basit sözcüklerle anlatma, dile getirme, işini çok iyi yapıyor yapmasına.. Ticaret Lisesi okuduğum halde, hala anlayamadığım çok şey olduğunu görmem, doğrusu biraz burkuyor içimi.. Belki sanat; ekonomi ve parayla ilgili kavramları biraz kuruttu içimde…

Kurbağalıdere’deki köşkler

Kur’dur, enflasyon’dur, borsa’dır, senettir sepettir.. Bunları Ticaret Lisesi’nde enine boyuna öğrenmiştik. Ama sonra aklımda bir şey kalmadı. 1983 yılında lise bittiğinde, ekonomiyle ilgili üniversiteleri değil, Mimar Sinan Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü’nü kazandığım için, oraya devam etmiş, ilkokul hocam, Leman Alp‘in, (Allah ömrünü uzun etsin, şimdilerde doksan küsur yaşında, İstanbul’un Şehremini semtinde yaşıyor..) resim yeteneğimi keşfedip yönlendirmesiyle ortaya çıkmış olan sanatsal potansiyelim, ortaokulda da devam etmiş, bir lisede kesintiye uğramıştı.. Şimdi o kaldığı yerden Mimar Sinan’da devam edecekti.. Nitekim de öyle oldu. İki yıl Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü’nde okuduktan sonra, 1985 yılında Marmara Üniversitesi, Atatürk Eğitim Fakültesi, Resim Öğretmenliği’ne geçerek sürdü…

Ünsal Toker’in resmi

Nereden nereye… Ha, Ticaret Lisesi yılları bana hiçbir şey katmadı mı? diye kendi kendime sorarsam.. Sanıyorum, on parmak daktilo ve edebiyata yönelmem, diye karşılık verebilirim. Okumada hızlanmam, kitabı sevmem ve giderek edebiyatın, özellikle deneme ve hikayeyle ilgilenmem.. Ticaret Lisesi yıllarında ve oradaki edebiyat hocalarımın yönlendirmesiyle billurlaştı… Sonraki yıllarda, (özellikle Mimar Sinan Üniversitesi’nde, rahmetli Hamit Kınaytürk‘un sahibi olduğu SANAT ÇEVRESİ DERGİSİ’nde yazmam da, hep lise yıllarındaki edebiyata yönelmemi teşvik eden hocalarım, kitap okuma zevkim neden olmuştur…) hem yazarlık, hem okurluk, hem de BAHARİYE SANAT GAZETESİ‘ni, sonrasında BOSPHORUS SANAT GAZETESİ’ni ve devamlarında SANAT TASARIM GAZETESİ‘ni çıkarıp, devam ettirmeme sebep olmuştur.

Kurbağalıdere

Günlük notları, günün özetini çıkarmaya çalıştığım bu satırlarda, nasıl da anılar depreşiyor, ortaya çıkıyor geçmiş birden bire.. gözümüzün önünde canlanıyor anılar, anılaşmış yaşam parçaları.. İnsan hep kendini merkeze koyarak algılıyor dünyayı… Sanat biraz da bu. Resimde de edebiyatta da sanatçı hep merkezdedir ve dünyayı, Mevlana felsefesine göre, bir ayağını sabit, sağlam yere, diğerini de bütün dünyayı kuşatacak şekilde ileriye açar…

Fahri Sümer resmi

SICAK BİR GÜN DAHA BEKLİYOR İSTANBUL’U

Yoğun sıcaklar yaşanıyor. Kapıyı pencereyi açıyoruz yine de soğumuyor içersi.. Bilakis dışardaki sıcaklık içeriye hücum ediyor ve iyice terliyoruz.

Evde, kahvaltı yaparken, bir yandan da Ebru Baki’yi dinliyorum Haber Türk kanalında. Kitaplara bakıyorum. Her zaman yanımda üç-beş kitap taşıyorum, edebiyata ve sanata dair. Sonra çizgisiz not defterim ve küçük resim defterlerim oluyor; yazmak, çizmek için. Suluboya takımını da yanımdan, yani çantamdan ayırmıyorum. Bir ara tüp akrilik boyaları taşıyordum, daha düne kadar.. ama o kadar ağırlaşmıştı ki çanta; hem kitaplar, hem resimler, hem boyalar derken.. omzum ağrımaya, bel fıtığı belirmeye başlayınca, bıraktım.. hafiflettim çantayı. Çünkü İstanbul’u Ahmet Rasim gibi tabanvayla dolaşıyorum. O da severmiş gezmeyi. Son yıllarında ancak masa başında saatlerini geçirmeye başlamış. Hatta, Ahmet Hamdi Tanpınar, onu Heybeliada’da bir kahvede gördüğünde, üstat, ona; “Sen benim şarkı sözlerimi gördüm mü?” demiştir.. edebiyatından, kitaplarından ziyade.. demek ki şiir ve şarkı sözleriyle son zamanlarında daha fazla ilgilenmeye başlamış…

Kızıltoprak’taki Zühtü Paşa Cami

Demek ki, yıllar geçtikçe yazarlar, ressamlar ve sanatçılar da, soyutlamalara doğru yöneliyor ve daha kolaya kaçmaya başlıyorlar. Hilmi Yavuz da, benim de severek okuduğum denemecilerden biri olarak, söylüyor; edebiyatın her türünü denediğini, ama öykü ve romanda başarılı olamadığını, belirtir. Denemedir onun alanı.. başarılıdır burada.. Kıvrak zekası ve bilgi birikimi, dili ustalıkla kullanması, deneme alanında, Türk Edebiyatı’nın önemli yazarlarından biri haline getirmiştir onu.

Ömer Uluç resmi

Geçenlerde Kadıköy’deki İmge Sahaf‘tan aldığım; ‘Denemeler Karşı Denemeler’ kitabında: “Bir toplum felsefi düşünmeden ne kertede yoksunsa, atasözü ve sloganla düşünme o kertede gelişmiş oluyor.” diyor.

Çok kitabı bir anda parça parça da olsa okuyamıyorsunuz. Bazen azalıyor bunlar, hatta iki kitaba da iniyor. Bazen bir kitaba saplanıyor ve onu da bitirmeden bırakamıyorum. Enis Batur boşuna, bir elli kitabın başucu kitabı olarak hayatında sabitlendiğini, söylemiyordu. Gerçekten de zaman içinde bakıyorsunuz ki, bazı yazarların bazı kitapları dönüp dönüp okuduğunuz yazarlar ve kitaplar oluyor.. Sanatın kişiselliği gibi, kitap okumanın da kişisel bir şey olduğunu, düşünüyorum. Her yazar her kişiye hitap etmiyor, keza kitap da… Ben de dönüp dönüp bazı yazarları ve onların bazı kitaplarını hep okuyorum. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın, Ahmet Rasim, Ahmet Mithat Efendi’nin, Sait Faik‘in.. Keza Hilmi Yavuz’un, Sabahattin Ali’nin, Muzaffer Buyrukçu’nun, Oktay Akbal’ın, Ayla Kutlu ve Pınar Kür’ün, Salah Birsel’in de yaratıcı yazar olarak.. plastik sanatlar yazarları olan; Abdülkadir Günyaz, Kaya Özsezgin, Ahmet Köksal, İsmail Tunalı vb. gibi beni entelleküel ilgim noktasında ilgilendirmiştir.

Kızıltoprak’taki köşk

Evden çıkacağım, çıkamıyorum. Sonunda çıktım. Bekleyen çizimlerimin bir kısmını da suluboyayla boyadıktan sonra.. Bir gaste alayım, dedim içimden, sonra köşedeki yıllanmış Dilek Pastanesi‘ne uğrayayım ve bir çay yanında bir poğaça yiyeyim, dedim. Kalabalıktı her zaman olduğu gibi, şöyle uzaktan gözucuyla baktığımda. Oturacak adeta bir masa yoktu. Gidenler gelenler.. Çünkü oturduğumda ya okuyacak, ya yazacak çizecek, veya da boyayacaktım.. Bazıları bunlardan rahatsız oluyor, hatta pastane sahibine şikayet ediyordu. Pastane sahibi de, Kalamış’taki Soley Pastanesi’nde olduğu gibi, gelip yanıma, resim yapamayacağımı, söylüyordu.

Soley Pastanesi’nde böyle bir densizlik, yani resim yapamayacağım, çünkü yerlerin kirlenebileceği, suluboyanın yerlere dökülebileceği ve kirliliğe sebep olacağını dile getirerek; (oysa bahçe kısmındaydık ve yerler sigara izmaritleri ve toz toprakla doluydu..) sahibi bana yol göstermişti. Ben de bir kızgınlık Kadıköy Belediyesi‘ne gitmiş, onlar da başından savmış, biz ilgilenmiyoruz, demişlerdi. Sanatçının düştüğü duruma bakın. Bir de ben üniversitede resim hocasıyım. Yani ne sanat hocalığı, ne sanatçılık böyle yerlerde sökmüyordu. Her an kovulabilirdiniz, kim olursanız olun. Onun için artık çok dikkat ediyorum, resim yaparken veya boyarken yaptığımı kimsenin görmemesine özel itina gösteriyorum. Ne günlere geldik!.. Aslında bu hep böyleydi.. Eski zaman ressamlarının da toplum içinde kolay resim yaptıklarını pek sanmıyorum. Onlar da mutlaka görünmez bir yerlere sığınarak resimlerini yapıyorlardı…

EDEBİYAT RESİM İLİŞKİSİ

Yürüdüm yürüdüm. Sıcaktan kuşların sesleri kesilmiş, kediler kuytulardaki serin gölgeliklere çekilmişti. Gökyüzünde dün olduğu gibi bulutlar da yoktu. Bir kirlilik, pusluluk, belki sıcaklığın ve güneşin doğurduğu sislilik vaziyetleri.. Feneryolu’na çıkayım, dedim, giderken, kaldırım üstündeki Eskici dükkanının önündeki ‘ne alırsan 5 lira’ kitaplarına baktım; zaman zaman güzel kitaplar geliyordu; onlar da dükkanlarının önüne tel sepet içinde koydukları kitapları satıyor, hiç değilse günlük çay paralarını çıkarıyorlardı. Bakıyordum zaman zaman dükkan içine ve dışına da kitapların dışında; eski eserler, biblolar, sehpalar, komodinler, aynalar, eski köşklerden kalma avizeler, halılar… ‘Eskiye rağbet olsa, bit pazarına nur yağardı..’ sözü nerden kaynaklanıyor, bilemem ama, eskiye meraklı biri olarak nedense bu eski eşyalara pek ilgim yoktu…

Potlaç Kafe‘de Feneryolu’nda ‘Sait Pazar’ın orda, belediyenin yeni yaptığı, güzel ve etkili pasajın önünde, tarihi, yüz yıllık ağacın hemen yanında, karşısında da tarihi bir köşkü ‘Dünya Göz’ olarak kullanan göz hastanesine de bakarak, yoldan geçen araç kalabalığının gürültüleri eşliğinde bir çay bir poğaça alıp oturdum dışarda bir masaya, önümde de kahveli dedikoduya dalmış ortayaş iki kadın vardı.

Ordan kalktım, yürüdüm güneş altında, ağaçların gölgeliklerine sığınarak Kızıltoprak’a doğru. Zaman zaman da fotoğraf çekiyordum sonradan resmini çizerim, diyerek.. İnsanlar geliyor geçiyor. Bakıyor. Duruyor. Klaksonlar çalıyor habire.. Trafik sıkışıyor sıkışıyor.. Yıkılan ve yeniden yapılan apartmanlar var. Büyük kamyonlar molozlar taşıyor, gidip geliyorlar…

Kızıltoprak’taki Taner Börek Salonu’na oturdum sonra. Zühtü Paşa Cami’nin resmini çizdim. Elimdeki Hüseyin Rahmi Gürpınar‘ın; ‘Gulyabani’ kitabını kaldığım yerden okudum. Sonra kalkıp, Kadıköy’e doğru, Kurbağalıdere‘ye inerek, Moda sahiline sapıp deniz kenarından yürüyüşe geçtim. Tabi, arada, beğendiğim yerlerin, evlerin, özellikle Kurbağalıdere köşklerinin fotoğraflarını çekiyordum. Dere üstündeki martıların ve kayık ve de kotraların da…

Ooo.. ne kadar güzellikler var böyle.. İstanbul başka açılardan başka şekillerde görünüyor. İstanbul’u çizen ressamlar onu hep fotoğrafik gözle algılamışlar.. Oysa aslolan onu yorumlamaktır.. Şairlerin yaptığı.. Onlarda fotoğrafik bakış olmadığı, her kelimede özgün bir yorumcu kimliği gizli olduğu için, İstanbul, farklı renk ve şekillere bürünür…

Ben özgün bir şekilde yorumlamak istiyorum İstanbul’u.. Zaten yaptığım da bu.. Keza Ünsal Toker, Ömer Uluç‘un bazı resimleri de İstanbul’a dair, hep özgün yorum çabalarıdır, anlatımlardır… Bunu Fahri Sümer‘le de genişletebiliriz…

Bir Cevap Yazın