GÜNCE: Şeylere Anlam Vermek…

Ümit Gezgin

23 Temmuz 2022, Cumartesi

Şimdi cumartesi cumartesi erken kalkmanın da bir manası yoktu. Ama alıştığım için, ne kadar geç yatarsam yatayım, erken kalkıyor, sabahın dokuzunu geçirmiyordum.. dokuzu geçen saat enderdi…

Temmuz sıcağı iyisinden terletiyordu insanı. Pinteres’teki resimlerime, resimlerimin benzerlerini yapan ressamlara ve resimleri nasıl yaptıklarına ve yaparken de neler düşündüklerine baktım. Daha doğrusu, resimlerini görürken, onları neler düşünürken yapabileceklerini tasarımlamaya çalıştım. Resim de diğer sanatlarda olduğu gibi, zorlama ve alışkanlıkla değil, sevgi ve biraz da ilhamla yapılıyor, bu yönüyle ressam, şairlerle ortak noktalarda buluşuyordu. Bu konuda hem ressam hem şair arkadaşım olan Ruşen Eşref Yılmaz bu mevzuyu daha iyi bilecektir. Onun kitaplarında veya sözlü söylemlerinde ortaya çıkan da şiir ve resmin birbirine yakınlaşan bir durum olduğu; giderek, özellikle Fazıl Hüsnü Dağlarca‘nın şair olarak resme tutarlı yaklaşımlar geliştirebilmiş olmasıdır.

Zaman zaman resimlerimi çizdiğim yerleri de gösteriyorum. Bu o mekanları, mekanları dolduran şeyleri, (eşya, nesne, kalabalık.. hatta gürültü, ses, uğultu ve boşluk..) anlamlandırmak için.. resme dönüştürmeye çalışıyorum. Evrensel bir mesaj aslında bu.. Resim zaten evrensel bir anlama, görsel imgelere sahip ve doğal olarak mesajları da, herkese hitap edecek özellikte ve güçte…

Feneryolu Bağdat Caddesi

Alel acele bir sulu menemen yaptım kendime her sabah yaptığım gibi; tatsız tuzsuz.. tansiyonuma dikkat etmem gerektiği için, özellikle tatsız tuzsuz yiyecekler yemeğe ve bol su içmeye çalışıyorum. Bunun için de her şeyi yememeğe dikkat ediyorum.

Bir yerde, evde bile olsam, çok uzun süre duramıyorum. İlla kalkıp bir yere gitmem, yürümem, gözlemlemem ve yürüyerek düşünmem gerekiyor.

Bulaşıkları yıkadıktan, Avşa’daki eşim Ümit Hanım ve kayınvaldem Mükerrem Hanım’a telefon ettikten, Mengü’ye üniversitedeki sınavını hatırlattıktan sonra, çöpleri de bağlayıp, kapıcının onları almasını beklemeden aşağıya, apartmanın çöp konteynerine indirmeyi düşünerek, dışarıya çıktım. Aslında dışarda hava iyiydi.. Hafif bir esinti vardı. Köşedeki MAY BE kahvaltı kafesinin bu kadar genç nesille dolup dolup taşmasına bir anlam veremedim. Ümit Hanım’lar geçenlerde gitmişler.. Bir çayın (o da berbat bir şeymiş.. on beş lira olmasına hayret etmiş.. Ana-kız yiyip içtiklerinde, üç yüz liradan fazla para vermişler..) Diyorum ki, peki bu para kazanmayan gençler; bol keseden, bu üfürükten yiyecek ve içeceklere nereden, niçin bu kadar para harcıyorlar? Yok, bir ambiansı, bir özelliği de yok mekanın.. Ortaokulun karşısında, köşede, ara sokakta.. Küçücük, kapalı bir bahçe kısmına sıkıştırılmış on-on beş masa.. Demek ki diyorum, bir tanıtımı, özelliği var ki, genç ağırlıklı insanlar, bu kahvaltı kafelere de uzak yerlerden bile kalkıp geliyorlar ve bir tür sosyalleşiyorlar.. veya öyle sanıyorlar..

Neyse…

FENERYOLU’NA ÇIKARKEN

Evden çıkıp, sağa döndüm, köşeye kadar, yeni yapılmış bozuk, dar kaldırımdan yürüdüm.. güneşin ısırıcılığından kurtulmak için şapkamı taktım.. diğer köşeye ulaşmadan, sağda, iki katlı eski bir bina vardı, yıkılıp on dört katlı abidik bir apartman yapıldı sekiz ayda, altı da silme küçük küçük dükkanla dolu.. çoğu satılık veya kiralık. Satılık olanların biraz genişçe olanları 20 milyon liradan başlıyor.. kiralar da on beş bin liradan başlıyor.. Esnaf burada ne iş yaparak para kazanacak, anlamak mümkün değil…

Köşede, dört yol ağzında, ne amaçla yapıldığı belirsiz, yeri de yanlış.. Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi hocalarından Ümit Öztürk‘ün yaptığı ‘Kedi, Köpek’ heykel topluluğu var; hemen bir cılız ağacın altında.. Zaman zaman kediler ve köpekler gelip gelip yanlarına pisliyorlar.. Bir anlam veremiyorlar, dikkatli dikkatli bakıyorlar, kokluyorlar…

Hemen yanında Fil Ambarı adlı bir pastane-fırın var. Oturayım şuraya bari, bir çay içip, poça yiyim, kitap okuyup, resim çizeyim, dedim. Oraya yöneldim. Selam verdim pastane sahibi genççe delikanlıya.. Dedim; “Neli poça var?” Saydı da saydı.. Hemen hemen türlü çeşit poğaça var ve toplum poğaçacı olmuştu adeta. Çay ve poça.. Ee, ne yapsın insanlar? Diğerleri daha pahalı.. Bu semtte bile insanlar yiyecek içecek konularında parayı, hesabı kitabı düşünür olmuşlardı.. Zaten para sahibi insanlar daha çok parayı, hesabı kitabı düşünüyordu.

Resim çizer, suluboyayla boyarken, pastane sahibi genç masama geldi. Hocam, dedi, nasıl Taksim’deki Mephisto Kitapevi‘ne gidiyor musunuz? Tam anlamadım. Masadaki Mephisto poşeti öyle bir fikir vermişti herhalde.. Konuşmak için de bir bahane olmuştu..

Valla, dedim, Taksim’e artık çıkmıyorum. İstiklal Caddesi’ne uğramıyorum. Artık Kadıköy’de bizim İstiklal Caddemiz Bahariye Caddesi oldu. Bu poşet de Bahariye Mephisto’dan.. Zaman zaman oraya uğruyorum, oradan bir şeyler alırken, aynı zamanda poşet de alıyorum. Biliyorsun poşetler bile artık parayla.. Her şey parayla oldu…Orhan Veli zamanında; “Hava bedava, su bedava..” diyordu.. Rahmetli şimdi kalkıp da görsün.. Bedava mıymış?…

Hocam, dedi, siz burda, Marmara’daydınız değil mi?, dedi. Evet, dedim. Resim Öğretmenlerini yetiştiriyoruz. Çocukluğumdan beri resmin içindeyim. Yeteneğin ne olduğunu, bilmiyoruz. Bize hep yeteneklisiniz derlerdi. Ressamdı daha ilkokul yıllarında ismimiz.. Sonra bazıları sanata yöneldi, bazıları da kel alaka alanlara.. Bu biraz böyledir.. Nice sanat potansiyeli olan insanlar hayatın içinde savrulup başka alanlara giderler ve bir daha sanatla uzaktan yakından alakaları olmaz.. Çoğu kere de küserler sanata ve yanına bile yaklaşmazlar.. Hatta hatta ne tiyatroya, ne de sinemaya giderler.. kitap okumazlar, resim sergisinin yolunu bilmezler.. Gelişmiş ülke insanları böyle değildir.. Geçen senelerde İsviçre’de bir karma sergiye katılmıştım.. Bütün İsviçreliler adeta o sergideydi.. Resimleri büyük bir ilgiyle izlediler.. sorular sordular.. satın aldılar.. Orta tabaka orada çok iyi para kazanıyor.. hayatı da yaşıyorlar.. dünyayı dolaşıyorlar.. Benim üniversite hocası bir doçent olarak öyle dünyayı dolaşma gibi bir lüksüm yok.. Oysa isterdim.. resimsel tarzım gereği, gezgin bir insanım ve gezdiğim yerlerin resimlerini yapıyorum.. yorumcu bir kimlikle.. bak sana gösteriyim, dedim ve resimlerimden bazılarını gösterdim… zaten masada da çizip boyadığım bir iki resim vardı.. onların ne anlama geldiğini anlattım…

İnstegramınız var mı hocam, dedi. Var, dedim. Verdim.. Oradan da resimlerimi görebilirsin.. Ayrıca, dedim, Pinteres’e de koyuyorum resimlerimi.. Bakabilirsin..

Sevindi, hemen baktı.. O ara yeni müşteriler geldi.. ayrılmak zorunda kaldı yanımdan.. giderken de, haklısın hocam.. biz sanatla ilgilenemiyoruz.. para da kazansak.. zamanımız yok, dedi..

Evet, zamanları yoktu insanların.. özellikle esnafın zamanı yoktu.. geceli gündüzlü.. adeta yirmi dört saat çalışıyorlardı. binlerce lira kazansalar bile bunu nasıl harcayacaklardı.. esirdiler bulundukları dükkana.. sabit bir noktadan başka yere gidemezlerdi.. adeta ölene kadar oraya mıhlanmış kalmışlardı.. sonra kendilerini nasıl geliştireceklerdi.. imkansızdı bu…

İki çay bir poça.. Otuz iki buçuk lira ödedim.. o da zamlanmıştı.. Bir çay on lira, bir poğaça da on iki lira olmuştu. Her şey durmadan artıyordu.. nasıl olacaktı bu…

Kalabalık buna rağmen artıyordu ve artmaya başlayınca da ben pılımı pırtımı toplayıp hızlıca kalktım; güneş altında hızlıca Sütaş’ın oradan, ileriye, Feneryolu dört yola doğru yürürken, Antikacı’nın önündeki ‘Ne alırsan 5 lira’ kitaplarına da baktım.. Kimse bakmıyordu. Artık kimse kitap okumuyordu, bedava bile dağıtsanız yüzüne bakan yoktu.. Gençlerden tek tük okuyanları zaman zaman otobüste veya vapurda görüyordum.. Ama çok azdı bu.. Bu kadar üniversite, milyonlarca üniversite öğrencisi vardı, ama nedense kitap okuyan yoktu.. Tuhaftı, ama böyleydi durum…

Feneryolu dört yol ışıklarda beklerken yeşil ışığı, kısa bir video çektim. Feneryolu Sitesini merkeze alarak.. o ara sukutırlı gençler geçiyordu.. araçlar trafik sıkışıklığı oluşturmuştu Bağdat Caddesi’nde.. benzinin pahalı olmasına rağmen bu trafik kafamı karıştırıyordu.. Bu insanların para sorunu yok herhalde, dedim içimden. Hayat pahalılığı bunları etkilemiyor herhalde, dedim.. Televizyonlarda, gazetelerde hep hayat pahalılığından bahsediliyor, bizzat ben iki günde bir çaya, poğaçaya adeta tonla para harcıyorum.. Kitaplara, resim defterlerine, tuval bezlerine, boyalara harcadığım parayı saymıyorum…

Giderken Feneryolu’na, Colourbox diye, bir sanat malzemeleri satan dükkan var yol üstünde. Ona uğramıştım. Canson’un küçük resim defterini sormuştum. Seksen lira demişti. Bunun fiyatı, Sirkeci Hakikat Kırtasiye’de kırk liraydı. O da ayrı bir mevzu.. Semtin durumuna göre demek ki fiyatlar da değişebiliyordu…

Feneryolu’ndaki Potlaç Kafe‘de yine bir çay içimi oturarak, önceden başladığım kitaplardan biri olan; Hüseyin Rahmi‘nin ‘Gulyabani’ kitabını kaldığım yerden okumaya başladım. Gelenler gidenler.. Bir de ön masaya gelip yerleşen seksenlik yaşlılar vardı. Eve aldıklarını yüzü buruş buruş olmuş, elleri titreyen, mavi gömlekli olanı, anlatıp, yakınıyordu.. Boş ver, diyordu kel kafalı, gıdısı iyisinden sarmış olanı.. Boş ver, öyle böyle.. ne yapacaksın? diyordu.. Mezarın başına geldik.. Ne olacak!.. diyordu…

Potlaç’ı kadınlar işletiyordu. Gönüllü kadınlar.. Yardıma muhtaç kadınlara buradan yardım çıkıyordu. Boşanmış, kocası tarafından dövülen, evden atılan.. tek başına kalmış, aç açıkta kadınlara yardım amaçlı, belediyenin desteklediği, bu mekandan ve karşısındaki el emeği ürünler satan dükkandan yapılan satışlardan elde edilen kazançlar, yardıma muhtaç kadınlara gidiyordu.. Nasıl gidiyordu, nasıl bir destek çıkılıyordu.. Gerçekten çıkılıyor muydu?.. yoksa, orada da bir istismar var mıydı.. insan artık her şeyden şüphe eder olmuştu…

Kalktım biraz oturduktan sonra ve Kızıltoprak’a kadar yürüye yürüye kaldırımları arşınlamaya başladım. Güneş kavuruyordu, trafik sıkışıktı.. kaldırımlar, otobüs durakları, minibüsler, dükkanlar kalabalıktı, yeni binalar yapılıyor, eski binalar yıkılıyordu.. Her yerde gürültü, karmaşa ve bir telaş vardı…

Bir Cevap Yazın