Pazar Sıcaklığı

Ümit Gezgin

24 Temmuz 2022 Pazar

Hüseyin Rahmi Gürpınar‘ın ‘Gulyabani’si, okudukça sarıyor insanı ve orada anlatılan kanlı canlı insanlar, dönemin köylülerini, insan tiplerini ve özellikle kadınlarını, kendi sosyal ve bireysel yönleriyle alabildiğine bize has doğrulukla, Hüseyin Rahmi özgünlüğüyle anlatılıyor.

Çoluk çocuk yaşlı genç, toplamış pılısını pırtısını, pazar pazar, napsın, kalkmış şehrin gettolarından, denize girilmez yazılarının altında, Prens Adaları’na bakarak denize giriyor insanlar. Sonrasında sere serpe çimenlerin üzerinde yanlarında getirdikleri veya marketlerden aldıkları yiyecekleri ve içecekleri çıkararak yemeklerini yiyorlar.. Geniş geniş yayılmışlar çimenlere, gelsin güneş, sıcak sıcak ısıtıyor, terletiyor.. karşıda da serin, hafif dalgalı Marmara denizi.. girilmesi yasak ilan edilse de kimin umrunda.. Sonra girmeyip de vatandaş ne yapacak.. Nerede denize girecek…

Pazarın sıcaklığı diğer günlere benzemiyor. Kalabalık, sahillerde artarken iç kesimlerde azalıyor. Baktım, yollar görece boş, bazı dükkanlar da kapalı. Sahile doğru inince kalabalıklaştığını, hatta portatif tuvalet kabinlerinin kapasında kuyruklar oluştuğu gözlemleniyor. Tarihi binaların bazılarının giriş kat ve bahçeleri kafe restaurant yapılmış, genç kesim orada eğleniyor, gülüyor, sohbetler ediyorlar. Halk da çimenlere yayılmış, önlerinde, belediyenin kum getirerek kumsalını genişlettiği Halk Plajları’nda rahat rahat denize giriyor. Bir tarafta da tuhaf bir şekilde denize girilmez tabelaları var, nasıl oluyorsa?…

Hüseyin Rahmi, 1911 yılında yazdığı Gulyabani Kitabı’nda; “..Düşünme tarzımız değişti. Lisanımız hemen hemen bambaşka bir şey oldu.” diye belirtiyor.

Daha o zamanlar böyle bir değişim yaşandıysa, şimdilerde haydi haydi yaşandı ve çoğu dükkanın ismi, giyilen tişörtler ve gençlerin marka düşkünlükleri, zevk, istek ve beklentileri, giderek de yurtdışına gitme istemleri de hepten değişti.. Türkçe adeta ortadan kalktı, beğeniler ve değerler geçmişle kıyaslanamayacak kadar farklılaştı…

Toplumun sanatla alakası yok. E, nasıl olsun ki.. Sanatın ne olduğunu okumuşu bilmiyor, halk nerden bilecek?

Güneş de terletici bir ısıtıcılıkta. Hatta yakıyor zaman zaman. Fenerbahçe Parkı’nın içindeki Khalkedon Kafe’ye, belediyenin uygun fiyatla işlettiği bu yere zaman zaman uğruyor, insanlara bakarak resimler çiziyor ve uygun bir köşe bularak kitap okumaya dalıyorum. İstanbul çok uzaklarda gökdelenleriyle parlarken, tarihi silüet kaybolup gidiyor. Yelkenliler yelkenliler, bu pazar adalara doğru yol alıyor..

DALGALAR DALGALAR, UFKA DOĞRU DALGALAR

Parkın ucuna toplanan dalgalar, kıyıdaki kayalara vuruyor hafiften.. İnsanlar don gömlek denize girerken, kadınlar ve yaşlılar kıyıda, parkın yeşilliklerine sere serpe uzanmışlar, yaygıların üzerinde de yiyecekler var.

Dalgalara, ufka, adalara, İstanbul taraflarına bakarak yiyeceklerini yiyiyorlar. Köpekler koşturuyor, kargalar toprağı eşeliyor, martılar gökyüzü maviliğinde süzülüyor. Salah Birsel, kitabı; ‘Boğaziçi Şıngır Mıngır’da çok güzel tarif eder Boğaziçini.. Yalıları, köşkleri, sahilsarayları ve insanları, bahçeleriyle birlikte.

Boğaz’ın dalgaları da farklıdır. Bütün kıyıları yalar dalgalar ve gençliğimizde o dalgaları aşmak için az mı mücadele ettiğimizi hatırlarız. Boğaziçi, dalgaların deryasıdır aynı zamanda. Sağdan gelir, soldan gelir, ortalarda kıvrılır geriye taşar, birden ilerler.. Büyük teknelerin, gemilerin, vapurların yatların, tankerlerin sebep olduğu dalgalar da vardır.

Dalgalarla birlikte sadece Salah Birsel’in dediği gibi, Boğaziçi şıngır mıngır değil, aynı zamanda bugün, Bostancı’ya kadar, bütün sahiller şıngır mıngırdı…

Bir Cevap Yazın