Gölgelere doğru

Ümit Gezgin

Baktım, hava kapalı gibi duruyor, gölgeler uzamış gökyüzünde.. bulutlar toplanmış toplanmış, apartmanların, ağaçların üzerine çökmüşler… Korku dolu telaşlarla insanlar koşturuyorlar. Yağmur sağnağı geliyor sanki de onun için koşuyorlarmış gibi.. Kapalı yerlere doğru gidiyorlar.. Görüyorum, bulutları görüyorum, bulutların ardında mavilikleri görüyorum. Geniş geniş mavilikler içinde gökyüzünün beyaz kanatlıları olan martılar yavrularını da almışlar yanlarına silme dolaşıp duruyorlar canhıraş feryatlarla…

Sabahın kör karanlığında martı çığlıklarıyla uyandığımda bulutların fazla olduğunu gökyüzünde ve maviliklerin git gide azaldığını gördüm. Yine bugün İş Bankası Kitabevi’nden aldığım Rus yazar; Arkadi Averçenko’nun; İstanbul hatıralarına dayalı romanında; Kırım’dan İstanbul’a göç eden Ruslardan biri olarak İstanbul’un 1920’li yıllarına ayna tuttuğunu bir kez daha düşündüm:

Ümit Gezgin’in eseri

“Gemiden eşyalarımı aldım. Bir kayığa binip Galata kıyısına doğru yola çıktım. Kayığın burnunun iskele taşına değmesiyle birlikte farklı sıkletlerde bedenlerden oluşan canlı bir yumağın içeri yığılması bir oldu. Anladım ki, burada tanınan bir şahsiyettim. Zira bavullarımı taşımak gibi şüpheli bir şerefe nail olmak için yalnızca en sevdikleri yazara samimiyetle saygı duyan insanlar bu şekilde bağırıp çağırabilir ve kavga edebilirlerdi.”

Hoca Ali Rıza’nın eseri

Bir uçak, bir yerden bir yere gidiyor. Çok yükseklerden uçuyor. Fotoğraf çekiyor, yakınlaştırıyorum, içini görmenin imkanı yok. Modern resim tarihi içinde uçakları görmek mümkün. Hüseyin Rahmi‘nin ‘Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç’ romanında bahsettiği ‘kuyruklu yıldız’ aslında gökyüzündeki o dönemin uçağı olarak algılanabilir.

Ben resimdeki gerçekliği ve resimdeki gökyüzü ve onunla ilgili parçaları, anlatımları ve yorumları gerçekliğinden daha fazla önemsiyorum. En önemsediğim resim akımlarından biri de izlenimcilik. Bir izlenim, bir yorum. Hislerin devreye girmesi. Monet de böyle yapıyordu. Dışardaydı ve bizim ressamlarımıza da çok örnek oldu.

Türk empresyonisti Hoca Ali Rıza. Resmi o da çok seviyordu. Bir ressamın resmi sevmesinden daha fazla. Üsküdar doğumlu olan Hoca, hayatı boyunca da orada yaşadı. Üsküdar ve Karacaahmet’in sessiz köşelerini, kıyı kahvelerini ve güneşli kayalıklarını resmetti. Sadece bunları değil elbet, yaşam içindeki bütün nesnelerin estetik görünümlerini de resimlerine taşıdı, dahası onları resme dönüştürdü.

O kırlarda ve sahillerde, İstanbul’un estetik görünümlerini anlatmaya, göstermeye çalışan önemli ressamlarımızdan biridir. Her resmi hem gerçekliği anlatır, hem de gizler.. Estetik anlatmadan, göstermeden ziyade, şiirsel bir gizem ve büyü üzerine de kuruludur. Bu giz, bu müphemiyet zaten sanatı albenili ve kabul görür hale getirir. Tül perdeler gerisine taşıması varlığı.. Daha çok da sanatçının kendisini. Ben bunu Hoca Ali Rıza’da da görüyorum. O İstanbul’u, Üsküdar’ı gizler arasına, tüller gerisine taşıyarak, daha çekici kılar. Bu genel olarak resmin özelliğidir ve her ressamın da kişisel tavrıdır.

Bu düşüncelere dalmışken, Potlaç’daki servis yapan kızım: “Hocam çay getireyim mi?” sorusuyla kendime geldim. Sıcak iyisinden artmış, kuşlar saklanmış, gökyüzünün bulutları azalarak güneş kendini büyüterek iyisinden göstermişti. Yandaki inşaatta çalışan işçiler bu yoğun sıcaklığa rağmen çalışıyorlardı. Öbür yandaki bina da yıkılmaya çalışılıyordu. Kapı, pencere ve evlerin bütün aksamları sökülüyor, kamyonlarla depolara taşınıyordu satılmak için..

Ressamların bir zamanlar severek çizdiği mekanlar, Hoca Ali Rıza başta olmak üzere.. bir bir ortadan kayboluyor.. geride hiçbir şey kalmıyor. Yokluk. Geçmiş için yokluk. Gelecek için yeniden başka bir dünya, başka bir çevre ve mekan inşa ediliyor.

Bir şeyler yazayım, çizeyim dedim. Hayali, alıştığım bir iki çizgi attım küçük resim defterime. Önümdeki Bağdat Caddesi’nde de yoğun trafik devam edip gidiyordu. Baktım, bir kağıt toplayıcı çocuk, kulaklıklarını takmış sesli sesli anlamadığım bir lisanda konuşuyordu.

Kalktım yürüdüm. Kalabalığı, şehir telaşının bir parçası olan trafiği, gidip gelen insanları, ağaçlar ve binaların ortak birliğini, hepsini.. düşünceler, istekler, beklentilerle birlikte nasıl resme aktarırım, düşünesi de kafamdan geçiyordu, yürürken…

Kadınlar, erkekler, gençler, yaşlılar.. bir çocuklar yoktu toplumun içinde.. Sıcak arttıkça artıyordu, bulutlar dağılmış, hayvanlar gölgeliklere çekilmişti. Tek çalışan meydanlarda insanlardı. Durmadan çalışıyorlardı. Çalışmaktan başka bir şey düşünmüyordu adeta insanlar.

Yürüdüm yürüdüm. Feneryolu’ndan yukarıya çıktım. Dr. Müfit Ekdal Sokağı ve onunla ilgili yazılı bir plakete gözüm takıldı. Gerçekten de kendisi hayatı boyunca Kadıköy’e ve köşklerine de hizmet etmişti doktorluğunun yanında. İlerde bir pastane daha vardı. Mahallemizin Pastanesi. Yeni açılmıştı. Öğrenciler uğruyordu. Çay fiyatı iyice artmıştı, bir poğaça alıp oturuyordunuz yirmi liradan fazla bir para ödüyordunuz. Öğrenciler bunu nasıl karşılayacaktı. Bu yüzden baktım, içeride ve de dışarıda kimse yoktu. Esnaf da artık doğru düzgün para kazanamıyordu. Aslında bu yüzden fiyatları indirerek, sürümden kazanmanın yollarını arayacaklardı.

Havaya baktım, tek bulut yok. Sıcaklık git gide yükseliyor. Bir martı gördüm ilerde, süzülüyor Selamiçeşme gökdelenlerine doğru. Bir tren geliyor uzaklardan. Bekleyenler var. Hızlı hızlı yürüyenler.. Bütün hayvanlar ve yaşlılar gölgelere çekilmişler…

Bir Cevap Yazın