Boğaz Dalgalıydı Bugün

Ümit Gezgin

Salah Birsel‘in, ‘Boğaziçi Şıngır Mıngır’ kitabını okuyorum şu sıralar. Güzel, şenlikli bir kitap. Boğazı konu aldığı kadar, aynı zamanda Boğaziçi yaşamlarına da tarihsel perspektiften yaklaşan, güldüren, eğlendiren, hatta hatta daha çok düşündüren edebi bir kitap.. Zaten, Salah Birsel’deki humor, bana göre Hüseyin Rahmi‘den gelir. Hüseyin Rahmi de bayrağı meddah geleneğinden devşirmiş ve onu modern bileşenlere kendi üslubu ve gayretiyle, yaklaşımıyla kavuşturmuştur. Bu yönüyle Türk edebiyatının en özgün modern yazarlarından biridir Hüseyin Rahmi.. Elbet onun bayrağını sadece Salah Birsel değil, hepimiz taşımaktan gurur da duyuyoruz…

Ümit Gezgin

Zaten başlarken kitaba Salah Birsel; “Şıngıl, çıngıl dillerimiz. Şimdi başlar zillerimiz. Bu kitap Boğaziçi’nin insan haritasını verir. Ona ‘Boğaziçi’nin Gizli Tarihi’ desek de olur.” demektedir.

Gizli, alangirli tarihlere ve anlatılara, detaylara ve kimsenin bilmediği şiirsel bilgilere ve her hurda, kıyıda kalmış ve kimsenin el atmadığı nokta ve konulara da Salah Birsel, büyük bir iştahla yönelir. Bu kitapta da onu yapar aslında. Kendi şiirsel üslubu içinden yapar.

***

İbrahim Çallı

Yukarıya doğru sıcakta yürürken, ağaçların Feneryolu’na doğru serinlik yarattığını gözlemledim. Sonra gökyüzüne baktım ki martılar sessiz ve dingin uçuyorlardı. Işıklardan Potlaç Kafe’nin oraya, Feneryolu Sitesi’nin önündeki minik parka doğru hamle yaptığımda, Feneryolu’nun kedi toramanını gördüm. Beni görünce sevindi, başını uzattı sevdim, sevdikçe mırıl mırıl mırıldandı. Bu kırçıl ve iri kıyım sevimli kedi, insancıl karakterli, her insana yanaşan ve yemekten ziyade sevgi talep eden diğer birçok kedi gibiydi. Toraman nasılsın? Toraman nasılsın? dedikçe, anlarcasına mırıl mırıl mırıldıyordu…

Feneryolu’nun toramanı

Oturayım, bir çay içeyim ve Boğaziçi Şıngır Mıngır’ı okuyayım, diyordum içimden. Gelip gidene de bakıyordum. Gazetede, kitapçıların da kiraların artışından endişe edip, dükkanlarını kapattıkları, zaten az olan okuma oranına büyük bir darbe indirildiğinden bahsediyordu. Şöyle çevreme baktım, ne Fenerbahçe semtinde, ne de Feneryolu’nda, Kadıköy’ün en sosyo-ekonomik seviyesi yüksek yerde, bir kitapçı yoktu…

Baktım, kitapçı nerde vardı buralarda, diye.. Bağdat Caddesi Suadiye, Şaşkınbakkal, Bostancı’ya doğru.. iki-üç tane kitapçı.. Eskiden daha çok muydu, onu da bilmiyordum.. Köşedeki beyazları kirlenmiş köşkün ışıkları yarı yanıyor ve reklam afişi caddeye doğru güneşin altında yayılıyordu.

İnsanlar, kadını erkeği, genci, yaşlısı hızlı hızlı bir yerlere doğru gidiyor, geliyorlardı. Arka masada birileri günlük dertlerini, zamların durmadığını, simidin beş liraya çıktığını, anlatıyorlardı. Arabalar peşi sıra gidip geliyor Bağdat Caddesinde.. Trafik sıkışıktı. Yeni binalar yapılıyordu. Ağaçlarda kargalar vardı. Martılar gökyüzündeydi. Bir an her şeyin durduğunu, bir fotoğraf karesi gibi algıladığımı her şeyi düşündüm.. Görüntünün ardındaki gerçeklik daha başkaydı aslında..

Boşverelim de, ben Boğaza döneyim. Ara sokakların, basık, küçük, kitapsız kafelerin, sıcak ve sıcaktan bunalmış insanların arasından çıkarak; Boğaza; Salah Birsel’in kitabına dönelim:

“III. Murat Boğaz bahçelerinin düzenlenmesi, güzelleşmesi için büyük çabalar göstermiştir.”

Boğazdaki yalıların git gide artması Boğazın güzelleşmesine de katkılar sağlamıştır. Şimdilerde vapurların, deniz motorlarının ve yük taşıyan tankerlerin dışında, türlü yatların, kotraların ve yelkenlilerin de Boğazın şıpır şıpır dalgaları arasında şıngır mıngır dolaştığını gözlemlemek mümkündür.

Ruha şifa olagelmektedir artık Boğaz.. Ressamların fırçalarına konu olduğu kadar, benim de resimlerime ve çizgilerime konu olmakta, Boğazı çizmekten de büyük bir mutluluk duyduğumu daha çok anlamaktayım…

Bir Cevap Yazın