Gezgin

Ümit Gezgin

“Ne kadar çok kısa anı, küçük şey, buluşma, şöyle belli belirsiz yakalanmış, bulgulanmış gösterişsiz dram, henüz her şeyden habersiz, körpecik zihnimizi alıp usul usul üzücü doğrunun tanınmasına götüren iplerdir aslında. Ruhum bulutlarda, rastgele dolaştığım yollarda beni oyalayan uzun düşlere dalıp gittiğimde, hep birdenbire düşlerimin önünden fundalıklardaki ayak seslerimi işitip uçuveren kuşlara benzeyen sevindirici ya da iç karartıcı eski küçük anıyla karşılaşıveririm.” Guy De Maupassant

Sevdiğim yazarlardan biri.. yalı, duru ve kuvvetli bir anlatımı var Maupassant‘ın.. Onu Sait Faik‘le Ömer Seyfettin‘le kıyaslayarak mutlu oluyorum. Benzerlikler nedense beni mutlu ediyor. Ünsal Toker‘in eşimin sanat galerisinde benim resimlerimi göstererek; ” Kim bu beni taklit eden ressam..” demesi bile doğrusu; böyle değerli ve özgün bir ressamın kendi resimlerine benzetmesi bile beni mutlu etmiştir.

Ayrıca yine instegramda bazı ressamların resimlerimi dünyanın önde gelen ressamları; Raoul Dufy ve Amerikalı ressam: John Marin‘e benzetmesi de beni mutlu eder. Dufy’i severim ve elbet Ünsal Toker, Fahri Sümer gibi desen ve renk ustalarını da.. Çizgi, ama serbest çizgi mutlaka resimde olmak zorundadır bana göre.. Keza, renk de.. serbest, içten gelen, savruk, yani düzensiz renk de…

Sait Faik’de de bu düzensizliğin, savrukluğun, disipline sığmaz özgürlüğü vardır… Rahat anlatır, iyi gözlemler ve yalınlık içinde insan ve mekan gerçekliğini, giderek şey’lerin saklı yönlerini öylesine gösterir ki.. kişiyi mutlu eder.. güven arttırır…

Büyük yazarlar, sanatçılar hep böyledir. Zorlanmadan kendilerini dile getirirler…

Sabah uyandığımda ben de tam bunları düşünüyordum. Yazma ve çizme üzerine düşünmediğim zaman yok zaten. Yeni bir şey çizmek veya anlatmak, yazmak.. dile getirmek için sözcükleri, gerek alıştığım, gerekse de yeni olanın heyecanını duyduğum sözcükleri seçmek.. ve işte tam o zaman sözcük cambazı da olan Hüseyin Rahmi, Ahmet Rasim ve Salah Birsel’in değerlerini, Türk edebiyatı içindeki önemlerini bir kez daha anlamak.. Türkçe için büyük hazine bunlar… Keza, resim içinde evrensel çapta hazine olanr Monet, Fahri Sümer, Dufy.. giderek Ünsal Toker.. Her birinin resimsel yazınsal değeri var. Diğerlerinde ben bunu göremiyor, onları kuru, alışılmış ve sanattan uzak buluyorum…

“Daha tiyatroya girerken kar başlamıştı. Çıkınca meydanı bembeyaz buldum. Boynumdan içeriye bir damla düştü. Ürperdim. ” Sait Faik

Ağardı ağarmadı, türlü rüyalar, takıntılı fikirlerle uyanmaya, dışarıdaki binalara, sıcaktan bunalan odaya ve odayı pencereleri sonuna kadar açarak, bol deniz kokulu temiz havanın girmesine, kuş seslerinin dolmasına ve martı çığlıklarıyla biraz, sabah mahmurluğuyla karışık mutluluk devşirmeye çalıştım.

Eşyalar yerli yerinde. Hiç uğramasam bu odaya, eve; duracak sanki yüzlerce yıl böyle.. Kendi başına sararacak, solacak, çürüyecek… Tül perdeye bakıyorum, dışarda sisler altında kalmış gibi gökyüzü, apartmanlar.. Apartmanların da tülleri çekili.. Nedense insanlar evlerinin içini göstermek istemiyor. Bir giz, sır ardına saklamak istiyorlar her şeyi.. Çok mu önemsiyorlar eşyalarını, kendilerini ve kendileriyle ilgili gördükleri her şeyi.. Belki.. Belki de korkuyorlar görünmekten.. Göz’den, bakış’tan, farklı algılanmaktan ve düşünülmekten, korkuyorlar…

Kahvaltıdan sonra dışarıya çıktım. Asansör sarsılarak indi aşağıya. Dışarda güneş parça parça bütün her taraftaydı. Köpek gezdiren yaşlı kadın donmuş gibi bakıyordu çevreye.. Arabalar yolun yarısını kapatmıştı. Her yerden bir araba çıkıyordu.

Hayat da sanatta bir yorum gibi geliyor bana. Var’la yok arası bir yorum…

Bir Cevap Yazın