Beklentinin Ötesinde

Ümit Gezgin

“Bu mahallenin komşularında birbirleri için o kadar vefa ve gayret mevcuttu ki içlerinde bir hasta olsa mahalle halkı ona hizmetkar olur, bir işleri dikişleri olsa birbirlerine yardıma koşarlardı. Eski insanların söyledikleri ‘Ev alma komşu al,’ sözünün hikmeti bu mahallede pek anlaşılıyordu. ” Fatma Aliye, (Refet romanından)

Nerede o eski komşular, nerede o eski mahalleler. Tanpınar’ın dediği gibi; “Bizde her otuz yılda bir semtler değişir..”. Bakıldığında, mahalleler sürekli değişiyor ve bir otuz yıl geçince zaten geçmişten bir şey kalmıyor geriye.. Nesiller geçmişle bağlantısını bir türlü kuramıyorlar. Allah’tan tarihi camiler var da, onlar bizim tarihle bağlantılarımızı kuruyorlar. Yoksa, tarihin var olduğunu bile unutacağız…

Martı çığlıklarıyla uyandığımda, eskinin köşklü, bahçeli, bol ağaçlı ve kuşlu, serin dünyasında değil; yüksek yüksek apartmanların birbirlerine müdahale ettiği, gölgelerinin ve varlıklarının insanları ezdiği, kuşların, kedilerin seslerinin çok cılız çıktığı ve çocukların en önemlisi artık ortalıkta görünmediği bir mahalle dünyasında yaşadığımı hissederek; kendi çocukluğumun ne kadar şenlikli ve güzel geçtiğini içim cız ederek duyumsadım.

Şimdi bulutları bekliyorum ve martıların gökyüzü maviliğindeki kanat çırpışları mutlu ediyor beni. Sabahın erken saatlerinde apar topar kalktıktan sonra kendime özgü kahvaltımı hazırladım ve eşimle birlikte sokağa, kalabalık olmayan, kimsenin görünmediği, tek tük köpek gezdiren yaşlıların bulunduğu kaldırıma adım attık.

Kaldırımda tedirgin yürüyerek Feneryolu’na çıktık. Orada Potlaç Kafe’ye oturarak güzel bir çayın yanında yine ev hanımlarının Potlaç için özel olarak yaptıkları poğaçalarından yedik. Rüzgar burada biraz daha fazlaydı. Kediler gölgeliklere çekilmiş, masalarda oturan çoğunluğu kadın koyu sohbetlerin tadından kendilerinden geçmişlerdi.

Bağdat Caddesi trafik kalabalığı içinde Kadıköy’e doğru ilerlemeye çalışan araçlar zaman zaman klakson sesleriyle birbirlerine kafa tutuyor; birden beliren ambulanslar, sirenleriyle herkesi ayağa kaldırıyordu. Açılın! Geliyorum! edalarıyla yolları darmaduman eden ambulanslar, bazen hasta olsun olmasın bu alışkanlıklarını, şoförlerinin densizliğiyle sürdürüyorlardı.

“Eğildi baktı. Sokak, pazar günlerindeki gibi bomboştu.” Sartre.

Bu kalabalık tuhaf bir sessizliği doğuruyordu. Ya benim kulaklarım zaman zaman gürültü yoğunluğunu algılayamaz oluyordu veya insanlar bu gürültü karmaşasını sessizce tüketiyorlar veya alışkanlığın getirdiği duyarsızlaşmayı sessizce yaşıyorlardı. Evet, masalarda sessiz sedasız oturuyor ve kahvelerini içerken fallarına bakıp dedikodu yapıyordu kadınlar. Yaşlı erkekler ise, artık gençliklerinde olduğu gibi, politika ve futbol konuşarak mutlu olmuyorlardı. Sanki kendi mezarlarına bakarak korku dolu hüzünler duyuyorlardı.

Ağaçlar, güzel ağaçlar vardı. Mutluluk ve huzur veriyordu Feneryolu’nda. Sabit Pazar’a kurulan pasaj, hızlıca geçen insanlarla telaşsız varoluşları yaşıyordu kısa süreliğine. Koştur koştur trene yetişiyordu insanlar.

“Sonra, birtakım nesneler, unutulmuş eşyalar, terk edilmiş şeyler oluyor hep.” Paul Auster

Beklenti içinde her şey ve herkes. Beklenti içinde ağaçlar, şeyler.. İnsanların masalarda, yollarda, esnaf dükkanlarında, okullarda hep her zaman beklenti içinde olduğu gözlemleniyor.

Gökyüzü beklenti içinde, uçan kuşlar, kıyıya vuran dalgalar ve amaçsız uçan martılar.. Beklenti içinde sahilde sabah koşusuna çıkmış gençler. Bisikletleriyle parklarda turlayan insanlar. Yaşlıların ayak sürerek yürümeleri ve banka kuyruklarında bekleyenler. Otobüs duraklarında bir noktaya bakan insanlar ve pastanelerde çene çalanlar. Herkes bir beklenti içinde…

Bir Cevap Yazın