Çamlıca Yolunda Yaşam ve Estetik

Dr. Tuncay Gezgin

Çamlıca yoluna çıkmamın nedeni tepeyi dolaşmaktan ziyade methini duyduğum Çamlıca Camiini ziyaret etmekti.  Bu sebeple Kısıklı’da metrodan indim. Sağda Küçük Çamlıca solda Büyük Çamlıca yolları başlıyordu. Beni camiye götürecek soldaki yola girdim.

Cami yapılmadan uzun zaman önce Üsküdar’dan buraya kadar yürüdüğümü de hatırlıyorum. Doğrudan değil civarda dolaşa dolaşa ama daimi bir yükselişle Kısıklı’ya geldiğimde, epey yorulmuş olduğumdan, tepelerden herhangi birine muzaffer bir komutan edasıyla ayak basmak yerine, bir adım ileri atmadan gerisin geriye dönmüştüm. Hoş ne görecektim. Namık Kemal’in cennet bahçesi dediği Çamlıca’yı mı.  Oysa köprünün altından çok sular akmıştı ve  İstanbul’un belki de  bütün cennet köşeleri sırlara karışmıştı.

Eski İstanbul’da Çamlıca demek bir rüya, bir şiir alemi demekti. Tepeye çıkarken mezarlıkların sonsuz yeşilliği, korular, ağaçlıklar, bahçeler, bağlar ve sonra kendi geniş bahçelerinde büyük köşkler şüphesiz eşsiz bir tablo meydana getiriyordu. Namık Kemal’in cennet bahçesi dediği bu Çamlıca idi. Bugün neredeyse hepsi tarumar. Şu an bir caddesinde yürüdüğüm tepenin yüksek eteklerinde, tabiatla bütünleşmiş büyük bahçeli büyük köşkler yerinde, tabiatla kavgalı büyük duvarlar ardında villalı lüks siteler var. Daha aşağılar ise apartman ormanı. Tabiat eski Çamlıca’yla kıyas edilirse muhtemel ki ancak saksılık kadar.

Tabiat güzelliğiyle anılan bir yerden tabiat eksilince ruhu ne kadar kalır. Çamlıca’daki Eniştemizde Şinasi Hisar, “bu iklimde her ses saflaşmakta her şey uhrevi bir buğu içinde yüzmektedir”, diyor.  

Böyle bir ses ve uhreviyat var mı?  Şimdi üzerinde olduğum yol bana güzel hislerden ziyade iki taraftaki yüksek duvarlarıyla bir koridor gibi uzayıp giden ve ne denizi ne tepeyi görmeye imkan veren boğucu sahil  yolunu hatırlatıyor. İnsanı gittikçe bıkkın, bezgin, çaresiz hissettiren.

Oysa boğazın suları, beyaz köpüklü dalgalar hemen ötedeydi. Araya giren bitişik düzen evlerin, modern yalıların,  lokantaların ve benzer yerlerin duvarları, birilerinin neşesi olsun diye şehrin neşesini almıştı. Ama buradaki yüksek duvarlar, ne mutlu ki,  kıyıdaki gibi kilometrelerce sürmedi. Duvarı bitiren aşağı doğru inen bir yol oldu. Yolun başında, etrafını çeviren parmaklıkta Selami Baba yazan bir tabelanın bulunduğu, küçük bir hazire vardı.

Burada bir zamanlar Selami Baba’nın tekkesi bulunuyordu. Tekke ortadan kalkmış geriye bir küme ağacın gölgelediği Selami Babanın türbesi ve başkaca beş on mezarın olduğu bu hazire kalmıştı. İçerde bir sandalyeye oturmuş yaşlıca bir adam, bir kedi ve bir mezar taşının başında dikilen birkaç kadın. Adam beni görünce karşılamaya gelir gibi ayağa kalkıp bir iki adım attı. Selamlaştık. Selami Babayı bir baba olmasından öte tanımıyordu. Buraya bakmayı temiz tutmayı iş edinmişti.

Hazireden sonra yine lüks bir sitenin yüksek duvarları başlıyordu. Bu sitenin işgal ettiği büyük parselin alt yolunda meşhur bir başka tekke daha olacaktı. Nur Baba Tekkesi.  Tabi onun da tekkesi yok. Güzelliği ve doyumsuz manzarasıyla anılan kocaman bahçesi de yok. Yakup Kadri’nin aynı isimli romanına konu olan tekke binalar arasına sıkışmış küçük bir hazireden ibaret. Yakup Kadri 1910’ların başında bazı zamanlar  bu tekkede yatıya kalırmış. Söylediğine göre birkaç defa  Yahya Kemal’i de götürmüş.

“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul” diyen Yahya Kemal anlaşılan Çamlıca’nın müdavimidir. Şiirlerinde İstanbul’un birçok semti gibi Çamlıca da arzı endam eder ; “Cananla çıktığım yerler.. başta Çamlıca/ Hala muhayyilemde parıldar resim gibi / Yarin dudaklarında bitip başlayan visal.” ya da  “ Bu yaz kemençeyi bir dinledinse Kanlıca’da / Baharda bir gece tanburi dinle Çamlıca’da.” Bu mısralar Çamlıcanın sadece bir cennet bahçesi değil bir eğlence ve sevda bahçesi olduğunu da hatırlatıyor.

Çamlıca özellikle Tanzimat sonrasında yeni moda parkların açıldığı pek revaçta bir gezi ve eğlence yeridir. Recaizade, Araba Sevdası’nda 1870 yılında tantanayla açılmış Çamlıca Bahçesi isimli böylesi bir parktan bahsetmiştir. Alafranga kahramanı Bihruz’un sıklıkla gittiği bu parkta gazino, kameriyeler, büfeler, yapma bir gölet, yapma köşkler, yapma su yollarını aşan köprüler bulunmaktadır.  Parka öncelikle yakın yerlerden olmakla beraber bütün İstanbul’dan binlerce kadın erkek hafta sonları süslenip püslenip gelirler. Ayrı ayrı gruplar halinde dolaşır kendilerini gösterirler. Bazısı zamanın pek moda Belle Helene oyunundan bir orkestranın çaldığı havayı dinleyerek eğlenirler. Elbet asıl iş bir sevda macerasına girişmektir.

Kavşağa geldiğimde gölgesiz caddeden devam etmek istemedim. Yukarda girişini gördüğüm parka yöneldim. Önü açık bütün bir İstanbul manzaralı büyük bir park. Güneş tepede ve hafta içi olduğundan hemen hemen kimse yoktu. Sadece bir bankta sıcağa aldırmadan manzarayı seyreden bir grup ve bir de bayır yukarı bir ağacın gölgesinde portatif sandalyelere oturmuş sohbet eden  iki genç kız görebildim. Hiç şüphesiz hafta sonları pek şenliklidir burası. Gerçi daha eğlencelik başka parklar da var tepenin bir yerlerinde.

Çamlıca camii parkın bitimindeydi. Burada  bir  otopark ve yiyecek içecek satan bir belediye tesisi de bulunuyordu. Epey bir kalabalık tesis ve çevresindeki gölgeli alanda toplaşmışlardı. Şöyle bir kavisle aralarından geçtim. Şehirden bakınca pek sevimli maket bir oyuncağa benzeyen Çamlıca camiinin avlusuna adımımı attım. İlk izlenimim avlusunun ağaçsızlığı oldu. Herhalde bulduğu en küçük gölgeye kafasını sokan ve manzaraya açılan alçak avlu duvarının dar gölgesinde yerlere uzanan insanları gördüğüm içindir.

Gözleri kamaştıran güneşin altında çabucak dış ve iç avluyu gezdikten sonra içeriye geçtim. Çamlıca Camiinin genişliği, ferahlığı,  bazı ince işleri pek güzeldi gerçekten. Ama aradığım ruhu buldum mu?  Doğrusu ataları iyi taklit etmek uğruna kocaman bir çabayı insan hemen fark ediyor. Ama büyük ustaları şeklen kavramış ruhen  onlardan uzak kalmış olmanın sıradanlığı göze çarpıyor. Bir de gönlü yoran maharet ve kültürlülük gösterisi. Yine de bir ulu mabeddeyiz duygusu veriyor insana.

Birkaç gün önce eski Fatih belediye başkanı Mustafa Demir’in bir tv programında Çamlıca Camii’ni Ayasofya ve Süleymaniye kadar şahane ve önemli sayması dikkatimi çekti. Elbet zırva derecesinde  manasız bir kıyaslamaydı. Çamlıca büyük eserse kendi zamanı ve kendi şartları içinde büyüktü. Ama sabık başkanın bu yaklaşımı, benim için, onun işlediği bir cürmü aklıma getirmesi bakımından önemli oldu. Zira İşlenen cürüm çarpık ve tehlikeli bir düşünce yapısının sonucuydu ve Çamlıca Camii gibi bir eser daha doğrusu herhangi bir iş ve eser söz konusu olduğunda bu düşünce şeklinin kesinlikle uzak tutulması gerekliydi.   

Neydi bu cürüm? Başkanlığı sırasında bu zat,  Fatih Cami avlusunda musalla taşlarının bulunduğu kısımdaki iki ağacı kestirmişti. O zamanlar hangi bahaneyi öne sürmüştü. Geçenlerde Çırağan caddesindeki asırlık ağaçları kestirenler gibi bir hastalık yalanı mı uydurmuştu bilmiyorum. Bununla beraber niçin kestirdiği belliydi; avluyu steril kılmak istiyordu.

Güya ağaçlar yapraklarını dökerek ve kibarların da olduğu protokol cenazelerinde cemaati sıkıştırarak kabahat işliyorlardı. Sterilci kafa mimarimizdeki ruhu kavrayamadığı için içerde ve dışarda kendince ruhun üstesinden gelecek nezih ortamlar yaratmak fikrindedir. İşte Fatih camiinde de, ağaçların vereceği kirli gölgeyi! steril gölgeler veren tenteler koyarak sağlamak böylesi bir çözümdü. Aslında çözüm değil çözülüş elbet. Altında ihtiyarların dinlendiği, kedilerin uyuduğu, kuşların akşam ezanında kubbe çevresinde uçtuktan sonra dallarına konduğu ve cıvıl cıvıl ötüştükleri ne güzel ağaçlardı onlar. Ya tenteler, bunlar gölge vermek için bir ölünün gelmesini bekliyor.

Fatih Cami avlusunda ağaçlar kestirildikten bir iki hafta sonra şöyle bir hadiseye şahit oldum: Bir kedi artık gölgesiz, esintisiz ve dımdızlak olan avluda usul usul yürüyüp daha önce toprak bir set üstünde bulunan fakat şimdi kendi yok ruhu var ağaçların olduğu yere kadar geldi. Bir pandomim yapmaya başladı. Sanki patilerinin altında toprak vardı da eşeliyordu. Bir müddet oturdu. Kalktı. Oraya bir şey bırakmıştı. Sonra o şeyin üstüne olmayan toprakları attı. Dönüp şöyle bir ardına baktı. Göz göze de geldik. Şüphesiz şaşkındı pandomimci kedi. Ama ben onun gözlerinden  ne demek istediğini anladım.

Dönüşte parkın içinden geçtim yine. Sonra o yüksek duvarlı koridor cadde. Kararlıydım metroya binmeyip Üsküdar’a dek yürüyecektim. Yol ayrımında durup hatırı kalmasın diye Küçük Çamlıca tepesine doğru baktım bir müddet. Oradaki geniş koru eskinin Suphi Paşa korusu. Şinasi Hisar’ın dediğine göre o vakitler bülbül sesleri ve kır menekşesi kokularıyla meşhurmuş. İnmekte olduğum yolun karşısında  iki cadde arasında dar bir şerit halinde bir park. Egzoz dumanlarıyla ağaçlarının yeşili puslanmış. Burnuma güneşte pişmiş asfalt ve lastik kokusu geliyor. Şehrin sağır edici büyük uğultusu gittikçe çoğalıyor. Yesari’nin şarkısı takılıyor dilime:

Biz Çamlıcanın üç gülüyüz

Aşk bahçesinin bülbülüyüz

Dillerde gezer söyleniriz

Gamsız yaşarız eğleniriz.

Bir Cevap Yazın