Martılar Dalgaların Üstünde

Ümit Gezgin

“Tuzun saat gibi işlediğini duyacaksın

Dört nala kalkan ağaçların uğultusunda

Her fiskede çın çın ötecek denizin sırçası

Suyun sudan arındığını duyacaksın..”

Oktay Rifat

Denizin kenarına doğru uzandığımda, karşıdan gelen kadınlı erkekli insanlar vardı ve göz göze gelmemek için yaklaştıkça başka yerlere bakıyordu insanlar.

Kilisenin orda durmuş, bakarak ağaçların arasında soyut bir tabloya dönmüş eski binayı çizmeye çalışırken, geçen insanların meraklı, anlamsız bakışlarıyla karşılaşıyor; “Burada da resim çizilir mi?..” sözlerini duyar gibi oluyordum..

Sıcaktı alabildiğine ve Oktay Rifat’ın şiirinde olduğu gibi; “Tuzun saat gibi işlediğini duyacaksın..” mısraı aklıma geliyor denizin kenarına doğru yaklaştıkça. Yerler bozuk, bisiklet yolunun mavi boyası dökülmüş, ağarmış, tel tel sökülmüş ve derme çatma kedi evleri pislik ve düzensizlikle göze iyisinden batar olmuştu. Yandaki marina kule gibi dikilen pahalı yatları barındırıyor, ara sıra tamire yaslanmış yelkenlilerin tamir sesleri uğultu halinde kulaklarıma geliyordu.

Git git bitmiyordu yollar. İlerde apartmanlar doldurmuştu körfezi ve Moda burnunu. Nerde eskilerin Moda’sı, Kalamış’ı.. Mehtaba çıkılan Kalamış nerde.. Denizine girsen pislikten girilmez.. Ama martılar hafif dalgalar arasında sallanıyordu…

Güzel güzel bulutlar toplanmışken gökyüzü maviliği içinde, maviliğin denizle harmanlandığında, sıcak ve içe işleyen bir duygu yoğunluğu yarattığını hissetmeye başladım. Bu mavileri ben Monet‘in bazı resimlerinde de görmüştüm. Keza, Hasan Vecih Bereketoğlu‘nun Kalamış ve Kurbağalıdere resimlerinde de böylesine güzel ve Ağustos mavileri vardı.. Rüzgar Ağustos’ta biraz biraz artmaya başlamıştı.. Mavilik saflığını biraz yitirmeye ve bulutlar gökyüzünde daha çok kalabalıklaşmaya başlamıştı…

Aklıma İlhan Berk‘in bir mısraı geliyor: “O zaman bir yaprak o zaman atları bıraktık, o zaman ilk gökyüzünden sıkıldım.”

Yapraklar titriyor, bir kaç sokak köpeği, ellerinde tasmaları süslü köpeklere ve gezdiren güzel bayanlara havlıyor.. Sonra birden bir çöp toplayıcı, yüzü güneşten kavrulmuş genç çocuk çıkıyor Kalamış sahiline, ağaçların dökülmeye başlamış yapraklarına doğru parktan…

Parkın kenarındaki kafede oturmuş kitap okuyordum ve ufkun ötesinde görünen büyük büyük gemilere bakarken, onların silik silüetlerinin resimsel olacağını düşünüyor ve çıkardığım küçük resim defterime çiziyordum. Sonra küçük Van Gogh suluboya setimi de çıkarıp boyuyor boyuyordum..

Salah Birsel; “Fransız Resminde İzlenimcilik” kitabında; “…İzlenimciler gerçek biçimi değil, görünen biçimi tuvale geçiriyorlardı. Gerçek bir manzara karşısında bütün ayrıntıları göremediğimizi ve manzaranın sadece bir parçasını kavradığımızı anlamışlardı.”

Manzaraya bakıyorum. Yelkenliler var. Kayıklar, küçük gezi yelkenli kayıklar var. Martılar hep dalgaların üstünde ve kargalar kıskanıyor martıları. Uzaklarda benek benek insan bedenleri.. Hızlı hızlı insan adımları ve bedensel gölgeleri var. Sesler, anlaşılmayan.. martıların, kargalara karışan sesleri duyuluyor…

Martılar, dalgaların üstünde…

Bir Cevap Yazın