Güncenin Belleği Yaşama Dair

Ümit Gezgin

19. Ağustos 2022, Cuma

Salah Birsel çok önemser ‘Günce’ yazarlığını.. Hatta bazı Avrupalı yazarların hayatları boyunca sadece günce tutup, günce edebiyatı yaptıklarını; en sıradan olayları, durumları ve kendileriyle ilgili anlatımları, güncenin katsayıları içinden gördüklerini ve anlattıklarını dile getirir.

Andre Gide büyük günce yazarıdır aynı zamanda.. romancı, denemeci olduğu kadar.. Keza Camus de öyledir.. Ben isterdim ki, ilk dönem yazarları Ahmet Mithat Efendi’den, Hüseyin Rahmi’ye kadar, Batı anlamındaki edebiyatımızın duayenleri de günce/günlük tutsalardı ne güzel olurdu…

Bunların gün gün yazdıklarını, günlük değerlendirmelerini, günlük edebiyatlarını ve kendilerinin bakış açısından nasıl çevreyi, insanları, günlük olayları gördüklerini merak eder dururum. Ama maalesef ‘günlük’ tutmamış bu büyük yazarlarımız. Belki tuttular, ama kayboldu gitti yazdıkları…

Cumhuriyet dönemi yazarlarından birçoğunun, başta Salah Birsel olmak üzere, Oktay Akbal, Muzaffer Buyrukçu, Adalet Ağaoğlu, Ayhan Hünalp, Cahit Zarifoğlu, İlhan Berk vb. gibi edebiyatçıların ‘günce’ konusunda hassas olduklarını görüyoruz. Günlüğü, güncel derinlik olarak algılarlar ve güncelerin içine şiirler, gözlemler, insan tasvirleri serpiştirirler ve diyaloglarla da çeşitlendirirler…

Ben de sabahtan akşama geçen süre içindeki gözlem ve düşüncelerimi, çizgiyle ve kıyıda köşede tuttuğum günlük noktalarımla yansıtmak isterim. Zaten aslında çizgi/resim de, yazı/sözcükler de hayat dediğimiz bütüne yönelik anlama, anlamlandırma çabası değil midir?

İşte, gün, gözümüzün önünden akıp gider, gidiyor.. Ona tanıklığımız, bakışımız, onu değerlendirişimiz önemli.. İsterdim ki herkes bunu yapabilirsin.. geniş zamanları olsun, bol bol okusunlar, gezsinler, görsünler.. tanıklık etsinler.. günlük tutsunlar, resim çizsinler, müzikle, tiyatroyla uğraşsınlar.. Maalesef bunları ancak gelişmiş ülkelerin insanları yapabiliyor.. bizim insanlarımız ancak sabahtan akşama kadar yoğun bir şekilde çalışıyor.. akşamları da eve geldiklerinde, yemekten sonra televizyonlarının karşısında uykuları geliveriyor.. Bu her gün bu şekilde devir daim ediyor, yıllar ve yıllar boyunca…

ALTIYOLDAYIM

Sıcaktan ayılanlar bayılanlar.. Nereye gideceğini şaşıranlar.. Ne yapacağını bilemeyenler.. Buna rağmen Boğa’nın orası, kilisenin önündeki Bahariye Caddesi tıklım tıkaç insan kalabalığıyla inliyor.. Daha çok genç insanlar.. gidiyorlar geliyorlar… Keza araçlar da öyle.. Bir uğultu, bir gürültü, bir keşmekeş.. durdurabilene aşk olsun…

Oradayım, güneş evlerin çatılarında. Rum kilisesi ağaçların arasında kuleden ibaret kalmış. Sağında solunda büyük apartmanlar da gölgelemiş onu. Yol daralmış, nostaljik tramvayla birlikte hepten küçülmüş.. insan kalabalığı da artmış da artmış.. Durmayan bir hareket, devinim.. Hayatın bu, böyle bir şey olduğunu kanıtlamak istercesine koştur koştur devam edip gidiyor…

Günce’yi düşünüyorum ben de içimden.. Doğal akışın, şiire yakın planın günceleri var. İş günlüğü, yapılanların edilenlerin günü gününe, hatta saati saatine tutulan günlükler/günceler var.. Hangi biri değerlidir ve önemlidir, diye içimden geçirirken, kalabalıkların da birbirleriyle güncel şeyleri konuştuklarını duyuyorum…

Aklıma Selahattin Batu‘nun bir şiiri geliyor:

Niye denizde gün uzar?

Umuttan umuda dalgalar?

Aslında Selahattin Batu’nun “Venedik Günlükleri” başlığıyla bir gezi kitabını okumuştum. Ne edebi anlatım, ne gözlem.. tarihi ve turisttik mekanların tasvirleri, ballandıra ballandıra anlatımları, karşısında doğrusu hayran kalmış, böyle bir anlatım ve üslubun kolay elde edilemeyeceğini, edebiyatçıyı normal, sıradan bir gazeteci yazardan ayıran şeyin de işte tam böyle bir edebi tasvir ve anlatım yeteneği olduğunu, düşünmüştüm kitabı okurken.. Belki yirmi yıl önceydi bu.. Şimdi aldığım 1962 yılı yıllığındaki bu şiiri görünce, aslında onun düzyazıda ne kadar yetkin, şiirde ise o kadar başarılı olmadığını daha iyi gözlemliyorum…

Denize doğru uzanan tarihi iskeleye varıyorum. Ağaçların altındaki banklara oturmuş telefonlarına bakan genç, yaşlı insanlar var. Düşlere düşüncelere dalmışlar ekranlarla birlikte.. Bu mümkün mü bir şeyle uğraşırken?.. Vızır vızır araçlar geçiyor, klakson çalarak geçenler, yüksek volümlü müziği açıp başkalarına da dinletenler ve bundan büyük bir haz alanlar var. Tek tük bulut var gökyüzünde.. Ağaçların yaprakları iyisinden sararmaya, turunculaşmaya başlamış.. Eylüle doğru evrildiği için mi zaman acaba, yapraklar da git gide sararıyor…

Dilenciler var, çöp toplayanlar var, su satanlar, simitçiler, bön bön ayakta durmuş bakanlar.. gençlere zoraki gül satmaya çalışan kadınlar.. Zemindeki bazı taşlar çatlamış, kırılmış, eğilip bükülmüş.. yaşlılar için yürümeyi güçleştiriyor…

Oturdum bir banka. Bir kitap çıkardım okumaya başladım. Eski yazarların buralarda dolaşıp dolaşmadığını, notlar alıp almadıklarını, eski büyük ressamların bu civarın, binaların, insanların resimlerini çizip çizmediklerini, düşündüm..

“Elindeyse zamana dur geçme diye dayat..”

Zaman hızla ilerliyordu. İstanbul Kitapçısı’na uğrayım, hem kitaplara bakarım, hem de güzel, demli bir çay içerim, diye düşünüyordum. Çay tiryakisi olarak her yerde çay içemiyordum. Bir de, hem imamın apdestsuyu gibi yapıyorlardı çayı, hem de fahiş bir fiyatı vardı. Büyük bardak çay on-on beş lirayı bulmuştu.. Gençlerin bazıları, özellikle getto semtlerden gelen çocuklar, kafelerde değil, parklarda, iskele kenarlarındaki banklarda, kıyı şeridinde sosyalleşmeye çalışıyorlardı…

Resim defteri aldım orta boy ama, on iki sayfalık defterin elli lira olması canımı iyisinden sıkmıştı. Oturduğum ve Haydarpaşa Gar’ına, gelip giden insanlara, simitçilere, boyacılara, bacaklarını denize sarkıtmış sevgililere bakma keyfimi yarıda keserek, Dershaneler Sokağı’na doğru, sokak aralarından tırmanışa geçtim.. çünkü orada kağıt toptancıları vardı ve resim kağıtlarını toptan fiyatına daha ucuza alabilirdim. Durmadan resim çiziyordum ve çok kağıt, boya harcıyordum özellikle şu ara.. Keyfim yerindeydi ve gezdikçe daha çok resim yapma iştahım kabarıyordu. Bazen yürürken bile resim çiziyordum şayet keyfim yerinde ve ilham da gelmişse…

Meydan ne kadar kalabalık ve gürültülüyse, ara sokaklar o kadar tenha ve insandan arındırılmış gibiydi. Park etmiş otomobiller bile yüzyılların yalnızlığını ve terkedilmişliğini yaşıyordu eski evler ve en az elli yıllık apartmanlarla birlikte…

Toptancıdan yeterli miktarda resim kağıdı aldıktan sonra, gerisin geri tarihi iskeleye geri döndüm Beşiktaş’a geçme ümidiyle.. vapur ortalarda yoktu. Yine bir banka, bu güneş sıcaklığı, deniz bunaltısı altında oturmalıydım.. Artık eskisi gibi uzun süre, öyle ayakta duramıyordum.

Sonunda ağır, hantal bir balina gibi yanaştı koca beyaz vapur insanlarla birlikte.. Hurra!.. yanaşır yanaşmaz, acelesi varmış gibi insanlar, kaçarcasına indiler vapurdan bir telaşla.. Diğerleri de yine bir telaş koştur koştur bindiler, uygun yerlere hemen çöktüler.. Bütün gölgelikler, serinlikler, rüzgar alan veren yerler tutulmuş; güneşli ve nemli yerler bizlere kalmıştı…

Ne çare ki yapacak bir şey yoktu, vapur da hareket etmişti zaten.. Dalgalar, serinlik, tankerler, tarihi silüet.. Gençlerin müzik ziyafeti.. Fotoğraf çekenler, çay içenler.. Güzelce seyahat ediyorduk işte…

Bir Cevap Yazın