Günün Görüntüleri ve Gerçekleri

Ümit Gezgin

23 Ağustos 2022, Salı

Günün gerçekliği ve görüntüsü sürekli değişiyor. Bunu an be an yaşıyorum zaten. Sanat da görüntü ve gerçekliğin peşinde değil miydi? Özellikle Empresyonistler, görüntünün peşindeydi.. Post Empresyonistler itirazla, başka bir algılamayla görme olayına yöneldiler. Çünkü, dediler ki; görüntü gerçeklik değil.. gerçeklik sürekli değişiyor.. Görüntünün algılanması bile sürekli değişiyor.. değişmeyen bir gerçeklik yok mu? Bunu nasıl aktaracağız, yansıtacağız resme?…

Rüyalar, zihinsel görüntüler, havanın yoğun nemli ve sıcak olmasıyla dön baba dön.. bir türlü keyifli bir uyku uyuyamayarak, sonunda uyandım.. Alel acele bir kahvaltı yapayım ve hemen dışarı çıkarak, İyi Dilekler Pastanesi‘ne gideyim, bir poğaça bir çayla kendime geleyim, diye içimden düşündüm ama.. bunun mantıklı olmadığını da kısa zamanda kavradım.. Kolay değildi birden dışarı çıkmak ve doğru pastaneye yollanmak.. Poğaça da besleyici değil..

Bir kahvaltı hazırlayayım, dedim.. Sonra çayla birlikte balkonda, yoğun sıcağa ve neme rağmen kahvaltıyı yapacak, aynı zamanda da kitaplara bakıp, son yaptığım resimleri boyayacaktım..

Karşı apartmanın küçücük balkonlarında çay içen, sohbet eden, temizlik yapan çoğu kadın insanlar.. Çoğu orta yaşın üstünde.. Bir-iki genç görüyorum zaman zaman.. Onlar da balkonlarda değil, daha çok sokaklarda.. Ya köpek gezdiriyorlar, ya skuturla geziyorlar..

Aklıma Behçet Necatigil‘den bir şiir geliyor: “Ve yanıma yalnız kitaplar alacağım/Keser kalın yapraklar dıştaki uğultuyu..”

Kitaplarla birlikte, resimlere de bakıyorum. Sonra binaların yüzlerine, içlerindeki insanlara, balkonlarda keyif çatanlara, o ara gökyüzünde üç tane leylek görüyorum. Süzülüyorlar.. Uzak diyarlardan geldiler buralara.. Sonra baktım, göç mevsimi değil, sonbahara giriyoruz. Bu üç leylek yollarını şaşırmış olmasın?.. Ne de güzel süzülüyorlar… Mevsimlerin değişmesi onları da şaşırttı herhalde?..

Çıktım, yürüdüm.. Sıcak, güneş ısıtmıyor yakıyor, nemle birlikte sıcaklık ter ter terletiyor insanı.. Köşeyi dönerek, Fil Ambarı Fırını‘nı geçiyorum. Birkaç kişi bahçede kahvaltı yapıyor çay içiyor…

Feneryolu’na, ışıklara geldiğimde, birkaç kişinin karşıya geçmeyi beklediğini gördüm. Kırk yılın simitçisi ve hemen yanındaki çiçekçisi orada duruyor. Sabahın en erken saatlerinden öğleden sonraya kadar, yaz-kış, sıcak-soğuk demeden orada duruyor. Simitlerini satmaya çalışıyor. Zaman zaman selamlaşırız. Şişman teyze de, elinde çiçek demetleri düzelterek, onlarca farklı çiçeği, koruyor kolluyor gibi, geniş koltuğunda, yaşlı nene gibi oturuyor. Ağzını bıçak açmıyor, sabit bir noktaya bakar gibi bakıyor, tarihi beyaz köşke doğru.. Köşk uzun zamandır Dünya Göz Hastanesi‘nin bir şubesi…

Ben de karşıya geçtim ve Potlaç Kadın Kooperatifi Kafe‘ye oturmak için hamle yaptım. Yanında, Sabit Pazar‘ın, eşimin ailesinin 1954 yılında inşa ettiği Feneryolu Sitesi binası. Zamanında tek kaloriferli binaymış.. Şimdi o da tarih oldu. Hem de ne tarih. Bütün binalar yıkılıyor ve yerine daha yüksek binalar yapılıyor.. o bir tarih anıtı gibi, güçlü ve ağırbaşlı orada duruyor..

Oturdum, bir çay, bir poğaça, bir su bu sıcak ve nemli havada.. Biraz resim çizeyim, diyorum. Kendi portremle birlikte, arkada Feneryolu Sitesi’nin ve Potlaç’ın bir bölümünün olduğu bir resim çiziyorum.. sonra onu boyuyorum.. Beğeniyorum ve instegrama koyuyorum…

BAĞDAT CADDESİ’NE İNİYORUM

Cevizlibağ‘a doğru gitmek için, Potlaç’taki konaklığı fazla uzatmamam gerekiyor, çünkü Yeni Yüzyıl Üniversitesi‘ne gitmem gerekiyor. Bağdat Caddesi, ki zamanında Bağdat’a giden yolu teşkil ediyormuş.. Şimdi tersine doğru ben, Kadıköy‘e doğru, otobüs durağına ilerliyor, Söğütlüçeşme‘de inip, oradan metrobüse binmeyi ve Cevizlibağ’da inmek istiyorum.

Boşaldı aylar öncesinden bu civardaki evler, arabalar.. doğal olarak Bağdat Caddesi de rahatladı. İşi gücü olanlar, marketlerde, dükkanlarda, işyerlerinde çalışanlar.. apartmanların görevlileri.. biraz da gençler buradalar. Özellikle üniversite kayıt zamanları olduğu için, biraz İstanbul nüfusunda gençlik yönünde artma oldu.. Toplu taşıma araçlarında bu gözlemleniyor.

Otobüs bekleyen insanlara bakıyorum. Gölgeliklere sığınmışlar. Ben de bir ağaç altı buluyorum. Yanımda taşıdığım bir kitabı çıkarıyorum; Halit Ziya Uşaklıgil‘in, ‘Aşk-ı Memnu’su.. Kaldığım yerden okumaya çalışıyorum. O arada da gelecek belediye otobüsünü gözlüyorum. Sıcakta ağzı dışarda bir iki köpek görüyorum.. sokakta veya sahipleriyle birlikte.. Ağacı bol bir yer burası.. Bağdat Caddesi’ni silme kavak ağaçları kaplıyor.. Ara yollarda bile türlü türlü, dev ağaçlar var.. Geçenlerde Şirinevler, Üçevler‘e doğru uzanmış, ordaki bitişik nizam, ağaçsız apartmanları görünce üzülmüştüm doğrusu…

Soğütlüçeşme, demek ki zamanında orada bir çeşme varmış.. İstanbul’un her tarafı çeşmeler, derelerle doluymuş.. Şimdilerde bunlar yok. İsimleri kaldı yadigar..

Maskemi takıp metrobüse bindim. Metrobüs Soğütlüçeşme’den kalkıyor ve Beylikdüzü‘ne kadar gidiyordu. Ben Cevizlibağ‘da inecektim. İki durak sonra hurra!.. kalabalıklar hücum etti metrobüse ve çoğu kişinin yüzünde maske yoktu.. Bu nasıl iş? dedim kendi kendime.. Nasıl oluyor, insanlar koviti yendiler mi? dedim içimden.. Oysa sürekli artıyordu kovit olayları ve kimsenin de umrunda değildi…

CEVİZLİBAĞ’DA CEVİZ MEVİZ GÖRMEDİM

Cevizlibağ’da.. zamanında demek ki hem bağlar, hem de cevizli bağlar mevcutmuş.. Belki yüz yıl önce.. Ama şimdilerde apartman, bina bolluğundan geçilmiyor. Birkaç da üniversite var.. Onun dışında uzayıp giden yollar.. Her türden araç bu asfalt yollarda hızlanıp gidiyorlar gidecekleri yere…

Aklıma Nahit Ulvi Akgün‘ün bir şiiri geliyor: “Hep sıkılacak değilsin ya/Bırakırsın kendini bir an/Karışır gidersin doğaya/Güneş aşar deniz aşar başından…”

Yan yana, çürümüş, araba, kamyon, minübüs.. sanki yüzyıllardır orda duruyor, ağaçların altında, mini bir ormanın kıyısında, içinde, çürümeye değil belki, yeniden doğuşa terkedilmiş gibi duruyor…

Geçiyorum onları tabi.. Geniş bir perspektif ve bulutlar arıyorum ve kuşları arıyorum. Ortaokul yıllarında kuş besliyordum.. belki hala bu yüzden seviyorum kuşları.. Gözlerim gökyüzünde, bulutların yanında kuşları arıyor…

İSTANBUL’U GÖRÜYORUM KÖPRÜDEN

Yine metrobüsteyim.. elimde kitap, okuyorum.. zaman zaman da güzel açılar, görüntüler görünce, kah sonradan resmini çizerim diyerek kah böyle bir fotoğraf da sanat eseridir, hatta belgeseldir, diyerek bol fotoğraflar çekiyorum.. İstanbul’a ve mekana dair…

Ortaköy Cami‘ni görüyorum, tarihi yapılar içinde, Boğaz’a doğru açılmış, bulutlara yaklaşmış.. Güzel güzel bulutlar.. İstanbul’a doğru açılmış, yayılmış.. Mavi, hafif dalgalarıyla Boğaz suyu akıyor Marmara’ya, Karadeniz’e.. Kuşlar pike yapıyorlar aşağılara doğru.. Güneş yakıyor da yakıyor…

İndim sonunda Söğütlüçeşme’de yürüye yürüye Altıyol‘a doğru çıkıyorum. Güzel ve eski model bir mercedes görüyorum bal renginde. Sarı Mercedes filmi geliyor aklıma.. Güzel, anlamlı bir filimdi… Sıcakta adım adım yürüyor insanlar. Ben de bir lokanta bulup, bulgur pilavlı nohut yiyeyim, dedim içimden..

Yemekten sonra çıktım, yukarı doğru Altıyol’a yürüdüm. Yürümeyi seviyordum. Sürekli yürürüm. Dağ taş adeta İstanbul’u yürüyerek dolaşıyor, fotoğraf çekip, resim çiziyor, oturduğum yerlerde de zaman zaman notlar alıyordum.. Tasarılar, yazıp, çizmeler bitmiyordu yani.. Boğa ve Kilise karşıdan görünüyordu.. Bahariye Caddesi‘ne doğru nostaljik tramvay kırmızı rengiyle tırmanıyor.. Gençler buluşma noktası olarak Boğa‘yı seçiyordu..

Kalabalık, genişletilmiş kaldırımlardan, aşağıya, Çarşı’ya doğru ilerledim. Kovan Fırın’ına oturayım, bir çay içeyim, diye içimden düşündüm ve sonra kalktığımda, Çarşı içinde eski tarihi kilise ve meydanın fotoğrafını çektim. Her milletten ve dilden insan vardı. Balıkçılar, esnaf harıl harıl çalışıyordu. Bol para kazanıyorlardı ama, bir köle gibi de işlerine zincirli bir vaziyette bulundukları yerde saplı kalıyorlardı yıllar yılı…

Bir Cevap Yazın