Sanat Hocalarıyla Hatıraların İzinde: Sanat ve Eğitim…

Ümit Gezgin

Yıllar birbirini kovalıyor, hatıralar canlanıyor günden güne gözlerimizin önünde ve her masabaşı sohbetinde.. Geçenlerde de hocalarımızla bir masabaşı sohbetinde söz dönüp dolaşıyor bizim hocalarımıza, sanat yaşamımıza ve eğitime geliyor..

Şehnaz, Zeynep ve Neşegül hoca.. Okul yolunda…

Nüzhet Kutluğ hocamıza düşündüğümüz kişisel sergi, onun öncesinde G.G. Sanat Merkezi‘nde açmayı düşündüğümüz karma sergi hemen aklımıza geliyor ve yıllar öncesine gidiyoruz hep birlikte. Marmara Eğitim Fakültesi, Resim Öğretmenliği‘nin bu değerli hocasının ne kadar titiz ve tiril tiril giyinen, bir İstanbul beyefendisi olduğu hatıralarımızda canlanıyor.. Kimimiz öğrencisi olduk değerli hocamızın, kimimiz sohbetlerinden faydalandık.. Beyaz doktor önlüğüne benzer önlüğüyle ders anlatırdı atölyesinde.. Bizler kapı açık olduğu zaman izlerdik uzaktan.. Grantuvalet elbisesinin üstünde bembeyaz doktor önlüğü kibar bir şekilde, bir şeyler anlatır, gösterir, sanat konusunda engin bilgisi ve tecrübesiyle genç resim öğretmeni adaylarına tecrübelerini aktarırdı…

Kampüste.. Ben, Şehnaz, Zeynep, Neşegül ve Tayfun hocamız…

Keza bu bir hocamızın anlatımıyla heykel bölümü hocamız Berika İpekbayrak‘la ilgili de.. titizliği ve düzenliliği konusunda geçerliydi. Bir farkla ki aynı zamanda Berika hoca, neşeli, her zaman şen, eğlenmesi ve eğlendirmesini, öğrencileriyle hoşça vakit geçirmesini de severdi.. Hayat dolu bir insandı.. Heykelleri gibi.. Neşeyle, coşkuyla anlatırdı derslerini.. Herkesin yine okulda sevgili hocasıydı.. Bütün emekli olan hocalarımız gibi, emekli olduktan sonra, bir vakit özellerde de çalıştıktan sonra, kıyıya köşeye çekildi hocalarımız…

Kıyıya köşeye çekilmeye ömrü yetmeyen değerli hocalarımız da oldu Marmara’da.. Erol Bulut hocamızda olduğu gibi.. Elim hastalık olan kansere yakalandıktan sonra, kısa sürede hayata gözlerini yumdu Erol hoca… Çok titiz, temizlik hastası denilecek kadar her şeye dikkat eden ve eldivensiz telefonu bile tutmayan.. kimseyle el sıkışmayan, mesai saatleri içinde sudan başka bir şey yemeyen ve içmeyen bir insandı.. Herkesle de konuşmaz, sohbet etmez.. İnsanlarla arasına hep bir mesafe koyardı… İlk başta onu gören büyük burunlu, kendini beğenmiş de sanabilirdi.. Ama Erol hocayı tanıdıkça aslında ne kadar yufka yürekli ve vicdan sahibi olduğunu görürdünüz. Entellektüel sanat birikiminin de benim diyenden bile ileri düzeyde olduğunu görerek hayret ederdiniz…

Yıllar ne çabuk geçiyor.. Bırakın hocalarımızı, bizler bile yaşlanıyoruz. Yaşlarımızı gizlemek için saçlarımızı boyuyor, kırışıklıklarımızı gizlemeye çalışıyor, gençler gibi giyinmeye gayret ediyor.. ve gençlere ders verdiğimiz için genç kaldığımız noktasında kendimizi avutuyor ve oyalıyoruz… Bu bizi genç mi yapıyor?.. Evet.. Hiç değilse öyle hissetmemize sebep oluyor…

Hepimizin sanat tarihi hocası Tayfun Akkaya hoca.. Şimdi birlikte bölümde hocalık yaparak, meslektaş da oluyoruz hocamızla… Öğrenciyken, onun bilgi dolu detaycılığı ve her ayrıntıyı kaçırmayan tutumuyla hem sanat tarihini sevdik, hem de disiplin ve çalışmanın ne olduğunu öğrendik.. Hoca o kadar ayrıntılara düşkün ve bilimsel disipline inanan biriydi ki, (hala öyledir..) ondan yüksek puan almak o kadar kolay değildi… Kitap kurdu olan ben bile sonunda kopya çekerek geçmek durumunda kaldım hocadan…

Ah yıllar!.. Ne çabuk geçti her şey.. Geldik geldik, emekliliğe dayandık.. Hocalarımızın çoğu seksenini geçti.. Nüzhet hocam doksan yaşını geçti.. Yaşayan en yaşlı hocalarımızın başında geliyor Nüzhet hoca.. Ona Avrupa yakasında kişisel bir sergi açmak için şimdilerde gayretler içindeyiz, ama hoca da rahatsız.. Sergi nasıl olacak diye kara kara düşünüyoruz…

Yetenek sınavları sonrasında oturduk kırk yıllık Kerem Pastanesi‘nde dereden tepeden konuşurken söz dönüp dolaşıp yine anılara geldi.. Bizler de artık anılarını anlatacak yaşlara ulaştık.. Güzel bir gün.. havalar sıcak ve boğucu olmasına, Ağustosun sonu gelse bile nem oranları bıktırıcı olsa bile yine “yaşamak güzel be kardeşim!” diyor ya şair.. Yaşamak her şeye rağmen güzel… Yaşlanmak olmasaydı… Yine büyük şairimiz Ahmet Haşim‘in dediği gibi: “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden/Eteklerinde gümüş rengi bir yığın yaprak/Ve bir zaman bakacaksın semaya.. Ağlayarak…”

Bir Cevap Yazın