Günlerden Eksiltmeler…

Ümit Gezgin

31 Ağustos 2022, Çarşamba

Günce, günlerin defterlerini tek tek tutmak anlamlarına gelmez.. Günlerin varlığını, anlamını kavramak, yapılan iş-güç içindeki olguları ve realiteleri kurcalamak.. insan tanımak ve çevreyi özellikle analiz edip, gözlemlemek ve tüm bunları kelimelerin sihirli büyüsü içinde aktarmak, anlatmak, kağıda geçirmek anlamlarına gelir benim için..

Günce yazarlarını hep severek okudum. Ressamların günlük tutmalarını da çok isterdim. Keza sevdiğim edebiyatçıların, yazarların da.. Mesela Sait Faik’in, Ahmet Mithat Efendi‘nin.. giderek Hüseyin Rahmi Gürpınar‘ın.. günlük tutmalarını çok isterdim..

Günlük veya günce.. ikisi de aynı anlamlara geliyor.. Hayatı boyunca sadece günce yazmış, günlük tutmuş yazarlar da var dünyada.. Bizde edebiyatçı da üfürükten olduğu, yazarlar bile yazı hadisesini pek ciddiye almadıkları.. özellikle paranın birinci el haline geldiği günümüzde, edebiyatın da ‘out’ olduğunu düşünürsek.. günce/günlük yazmak.. edebiyatçılar için gereksiz bir şey.. Bir de Oktay Akbal‘ın dediği gibi, ‘gerçek günceler yazılamaz..’ .. niye yazılamaz?.. Çünkü yazarlar bile, gerçeklerle yüzleşemiyorlar da onun için.. Hep bir sahtelik, maske peşindeler.. Ressamlar da öyle…

Gerçek resimleri yapamıyor insanlar, ressamlar.. Hep sahte, hep başkalarının istediği.. para, kazanç için kendileri olmayan resimleri yapıyorlar, popüler kültürün dayattığı şeyleri yapıyorlar.. Kendilerini de ressam sanıyorlar…

4 Ocak 1970, Pazar günü şunları yazmış Oktay Akbal: “Erkenden sokaktayım. Kent yeni uyanmış, hatta uyanmamış daha. Nereye gidilir can sıkılınca.. (…) Gerçek günceler yazılmaz hiçbir zaman…”

Gerçek günceler, saklı realitelerle ilgili herhalde.. Oysa hayatta her şey ayan beyan ortada.. Kalkıp kahvaltımı İyi Dilekler Pastanesi’nde yaptıktan sonra, eve tekrar uğradım, eşimin aldığı temizlik malzemelerini, evde temizlik yapan, haftada bir gelen Hurriyet Hanım’a bıraktım. Sonra, kan ter içinde, sıcaklara tam alışamadan ve bulutların fazla olduğunu görerek, sonra gökyüzünde birden beliren binlerce leyleği de havada görerek ve videolarını çekerek ilerledim…

Çantam, poşetim vardı.. Kitaplarım, resim defterlerim ve resim kağıtlarım vardı.. Bazen yürürken resim çizmeyi seviyor, tuhaf şekiller, soyuta daha yakın manzara formları ortaya çıkıyordu. Renklendirince, hareketli formlar, lekeler, çizgiler çıkıyor ve bu da değişik yapılar oluşturuyor, karmaşık soyutluk şeklinde ortaya çıkıyordu. Sonrasında baktığımda lirik bir felsefe metni gibi algılardım.. Bana yeni imgeler, yeni biçimler çağrıştırır, zaman zaman da resim yapmam için beni yeniden teşvik ederdi.. Bazen çektiğim yerlerin resimlerini çizer, boyar.. bazen de manzaranın karşısına geçerek, oranın resmini çizerdim..

Kadıköy

Bugün de biri geldi yanıma.. ne yapıyorsun, dedi.. Resim çizdiğimi anlamadı herhalde.. Nerelisin hemşerim, dedi.. Güldü, çekti gitti.. Çizdiğim şeyleri bir şeye benzetemedi herhalde.. Karşıya, benim baktığım yere ve bir de resme bakıyordu.. herhalde içinden, ne çiziyor bu adam, diyordu… Ne çiziyordum, neyi çiziyordum, niye çiziyordum?.. Bunlar da benim için tam belirgin değildi.. Soyut, soyuta yakın şeylerdi bunlar.. Bir resim niye çizilir? Çizdiğim şey, çizdiğimiz şey midir gerçekte?.. Boşuna Oktay Akbal, gerçek günceler yazılamaz, demiyor.. Gerçek resimler de çizilemez bana göre…

Kadıköy

Sadun Boro‘nın kim yapmışsa, ona yakışmayan boru heykelini geçtim. Karşısında durup bir fotoğrafını çektim. Zaman zaman çöpler de görüyordum çevresinde.. Yapılan heykellerin bu kadar beceriksizce olması da ayrı bir kabiliyetti.. Kim seçiyordu belediyede bu heykeltraşları?.. Başka hesaplar mı dönüyordu.. doğrusu anlamak da pek olası değildi…

Bir sıra oturan insan.. Mal mal geçen gidene, özellikle genç kızlara bakıyorlardı… Bulutlar pamuk pamuk toplanmış. apartmanların gri kütlevi gölgeleri biraz yumuşamış, hatta yer yere sevimli hale gelmişti.. Kimsenin çevre umrunda değildi.. Önlerine, yanlarına, telefonlarına.. çaktırmadan birbirlerine bakıyorlar.. Sonra bakmıyormuş numarası yapıyorlardı. Neden insanlar bakmaktan bu kadar çekinirlerdi birbirlerine?..

Bu heykel ve gördüğüm heykellerin çoğu abidik gubidikti.. Zaten yarışmayla yapılmamış heykellerden hayır gelmezdi.. Sonra da ihalelerin sipariş eseri yapıldığı söyleniyordu.. Ee.. bunlar da öyle yapılıyor…

Geçtim, ilerledim.. Gittim gittim.. Kalamış parkının oralarda banklara yan gelmiş yatmış, semiren, telefona bakan, olmadı koşan insanlar vardı. Deniz güzeldi, mavi ve dalgasız.. Adalar, ilerdeki adalar, sislerden pek görünmüyordu.. Yassıada ve Hayırsız adaya baktım baktım ama, sis oralarda yoğunlaşıyordu.. Ben de Kurbağalıdere’ye doğru gittim. Hızlı yürüdüm.. hızlı yürüdüm.. fotoğraf çektim.. bir iki resim çizdim.. Yürüdüm, baktım.. Kayıklar, yelkenliler, tekneler.. Daracık dereyi iyisinden sıkıştırmış ve su yolunu kapatmışlardı…

Hep yürüdüğüm, hep gördüğüm ve kanıksadığım.. yüzlerce, binlerce resmini çizdiğim, fotoğrafını çektiğim yerlerdi buralar.. İnsanlarla da adeta hemşeri olmuştuk.. Çoğu kişiyi hatırlıyordum sanki.. Yüzler yabancı değildi.. Herhalde onlar da beni tanıyorlardı…

Köprüyü geçtikten sonra Kuşdili’ne doğru yöneldim. Dar kaldırımlar, tek tük de olsa, kırık, çarık çürük taşlar, demir parçaları anlayamadığım şekilde.. Kaldırımları işgal etmiş dükkan kasaları, yiyecek içecek şeyler.. Serbest bırakılsa.. herkes kaldırımlara çökecek…

Altıyola geldiğim zaman aklıma kitap oburu ve de kurdu Salah Birsel rahmetli geldi.. Kendisinden bir kitap satın almış ve imzalatmıştım sevinçle.. Böyle değerli bir edebiyatçıyla tanışmış olmak bana içten bir mutluluk vermişti.. Altıyol’da Boğa’nın orda.. boğaya yaslanıp fotoğraf çektiren, gülen eğlenen insanları görmek mümkündü.. Hızlı bir akış vardı…

Boğa’dan içeriye, dershaneler sokağına girdim. Şimdilerde kurslar sokağı olmuş vaziyette. Bir dermeçatmalık var. Eski, terkedilmiş binalar da var.. Herhalde bunlar eski Rum evleri.. Rumlar gittikten sonra, konanlar konmuş.. Tek tük birkaç tane kalmış.. şimdi de onlara dokunulamıyor.. Bazı ara sokaklarda gördüğümüz köşkler de kendi kendine yok olup gitti zaten…

Minübüslerin gelip durduğu dört yol ağzında, çeşme durağında da soyutumsu absürd heykel topluluğu var. Kadıköy Çarşı’da da vardı, meydanda. hemen kilisenin karşısında.. Ne oldu?.. Hepsi kaldırıldı çöpe atıldı. Heykel topluluğu için yapılan milyonlarca lira da buhar olup uçtu.. Bu mu sanata yatırım veya kıymet vermek?..

Sadun Bora, Çeşme durağındaki taş yapılar ve parklarda bahçelerde bulunan gülünç heykeller veya soyut taşlar, metaller.. Orjinalden yoksun, sanatsal olmaktan ziyade tasarım ve üretim olan şeyler…

Hemen biraz ilerde kağıt toplantıcı dükkanlar var. Resim defterleri o kadar zamlı ve pahalı olmaya başladı ki.. Artık küçücük bir defteri elli liradan fazla bir fiyata alıyoruz.. Yani kimse alamıyor.. Ben de kağıt toptancısından alıyorum kağıtları.. Kalın kağıtlar bunlar.. Suluboya, akrilik ve yağlıboya bile yapabiliyorsunuz üzerine..

Kadıköy iskeleye yürüye yürüye inince, kalabalığın arttığını görüyorum. Dükkanlar dükkanlar.. Motorlar, scooterler.. araçlar araçlar.. Bulutlar kapanmış binaların üstüne.. Bazı binalar yıkılarak otopark yapılmış.. Duvarların bazılarında da duvar resimleri var ve hiperrealist bir resim tarzıyla yapılmış…

Giden gelen araçlar, motorlar.. kaldırım kalabalığı.. bulutlar toplanmış da toplanmış ve grileşmiş hepten.. Eski hal binası şimdilerde restore ediliyor.. çevresi tamamen kapatılmış.. Bir yıl sürecekmiş restorasyon.. Önündeki cılız ve bodur ağaçlar da sakin duruyor..

Robot gibi gidiyor geliyor, çevreye bakıyor.. bazen roman vatandaşların çalgılı, oynamaları sokak müziklerine eşlik ediyor.. öyle dinliyor, el çırpıyor.. aralarında göbek atanlar bile var.. Ara sokaklar doluyor, hafta sonları adım atacak yer kalmıyor.. Yiyinti içinti yerleri dolup dolup boşalıyor… Gökyüzünde leylekleri görüyorum.. artık göç ediyorlar…

Çarşı içine giriyorum Kadıköy’de, ara sokaklarda büyük beton bloklar.. herhalde arabalar hurra içeriye girmesin, diye… Ama, gözleri görmeyen bir çocuk ‘Körler yararına gazete’ diye gazete satıyor. Kimse de dönüp bakmıyor…

Kadıköy sahile iniyor, Beşiktaş’a giden tarihi iskele binasına bakıyorum. Sonra dönüyorum, Haydarpaşa Garı’nı görüyorum. Bulutlar üstüne kapanmış, deniz gölleşmiş, insanlar sahilde banklara oturmuş.. Büyük bir sessizlik hakim etrafa…

Bir Cevap Yazın