Feneryolu’nda…

Ümit Gezgin

Feneryolu’ndaki kadınların işlettiği Potlaç Kafe’de otururken bir çay içimi, yanımda getirdiğim kitaplara da göz atıyordum. Gelip gidenler, pasaja hızla girip çıkanlar, Feneryolu Sitesi’ne bakanlar ve bu artık tarihi bir binaya dönüşmüş ve 1954’de başlayıp, üç yılda, 1957’de bitmiş bina, altmış beş yıllık yaşına rağmen, çevredeki birçok binadan daha sağlıklı görünüyordu.

Ben Potlaç’ta oturuyor ve çevremdeki insanların konuşmalarına da kulak kabartıyordum. Ne konuşuyorlar? Sanatla ne alakaları var? Sanat onların hayatında bir şekilde yer almış mı?.. Almadığını görüyordum konuşmalardan.. Daha çok mide düzeyinde konuşmalar.. Hep para kazanmak, harcamak, yemek içmek ve para biraz daha olunca.. gezmek üzerine kurulu bir dünyaları var.. Küçük dünyalara sahipler, küçük dünyaların insanları bunlar…

Hüseyin Rahmi Gürpınar‘ın, ‘Efsuncu Baba’ kitabından; “…Bin bir direk! sayan yok ya… Bu sayıda pek mübalağa olsa gerek… Gerçeği anlamak için bu sütunları saymak, saydırmak niyetinde değiliz. Merak edenlerin keyiflerine de karışmayız…”

Orda öyle oturuyorum, okuyorum.. Adler’in ‘İnsan Tabiatını Tanıma’ kitabını.. Gelenler gidenler, oturanlar, kalkanlar.. Pasaja bakıyorum. İçi loş, karanlık gibi.. İçeri girenler kayboluyor.. Güneş bulutların arasında, yanda bitmeye yüz tutmuş bir inşaat var. Apartman değil, işhanı değil.. Ona benzer, mini bir alışveriş merkezi belki. Belki de bir klinik veya özel hastane olacak.. Kim bilir…

Birkaç resim çizdim. Kimi hayaliydi, kimi gördüğüm şeyler üzerine düşünme olayı.. Aslında duygu ve düşüncelerimi görüntünün üzerine giydiriyordum. Bir tür izlenim bu.. Konturlarla neyi sınırlandırmaya veya belirlemeye çalışıyordum. Renkle de çiziyor ve boyuyordum sonra.. Gerçeği, değişmeyen gerçeği arıyordum.. Çevrede, manzarada, deniz kenarında, ağaçların arasında ve gökyüzünde bulmak mümkün müydü gerçekliği…

Adler ne diyordu: “Bir insanın ne şekilde düşündüğünü bilebilmek için, o insanın başka insanlarla olan ilişkilerini incelememiz gerekir. “

Sürekli buralarda bu yaşlılar, yaşlı arkadaşlarıyla ev, bark, geçim, para, yazlık, yemek ve benzeri mevzularda konuşuyorlardı.. Doğru düzgün bildikleri bir şey yoktu aslında. Bütün bildikleri sanmaktan ibaretti.. Zan’dı yani.. Bir şeyi derinlemesine incelemek için zamanları yoktu. Sabırsızdılar. Okumak istemiyorlar, her şeyi hazırlop olarak önlerinde görmek istiyorlardı. Onun için de hazırlop bilgi ve eğlence alanı olan telefonlar onlar için biçilmiş kaftandı…

Önemli olan onlar değil ben’dim. Ben ne düşünüyor, resmi nasıl anlıyor ve yazıyı oluştururken, kelimeleri nasıl seçiyordum. Tarif etmek, anlatmak.. ister sözcüklerle olsun, ister çizgi ve renklerle kolay değildi.. Nereye baksam, hep aynı şeyleri görüyor ve aynı şeyleri anlatıyordum.. Aslında aynı şeyleri görmek ve anlatmak istiyordum. Kurulu algıyı, alıştığım şeyleri, mekanları pek değiştirmek istemiyordum…

Kargalar, martılar, masalar, bulutlar, ağaçların yeşili ve ilerde tarihi bir bina, daha sonra yollar, yollarda durmadan gidip gelen araçlar, motorlar, bisikletler… “Hareket, ruhun da kaynağıdır..” diyordu Adler.. Hareket, yaşam enerjisi gibi.. Hareket olmadan adeta var olma da olmaz, olamaz gibi geliyor…

Orda oturuyorum, okuyorum, notlar alıyorum ve ister resim olsun, ister yazı.. bir şeyi anlatmak o kadar kolay olmasa gerek. Kalkacağım, Kızıltoprak’a doğru kaldırımdan dümdüz gidecektim.. İlerledim, parkı geçtim, yolu geçtim araçların arasından.. Kadınlar erkekler karşıdan, trenden inmişler ara sokaktan ve binaların, dükkanların önünden hızlıca geçip gidiyorlar, geliyorlar.. durmak ve beklemek yok…

Ağaçlara blok olarak bakıyorum. Tek tek adlarını bilmiyorum zaten.. Dükkanların da doğrusu hepsinin doğru düzgün para kazanıp kazanmadıklarını da bilebilmek zor. O kadar da masraf yapıyorlar.. Kazanacaklar da masraflarını karşılayacaklar da, kar’a geçecekler ve refah içinde yaşayacaklar.. Küçük esnafın durumu zor tabi.. Zincir marketler, zincir kafeler veya belli yerlerde tutmuş, herkes tarafından benimsenmiş dükkanlar ve markalar haricinde, ciddi paralar kazanan dükkanların olması bana zor gibi geliyor.. ve zaten bazı dükkanların ne iş yaptığını ben de anlamıyorum.. Öyle tuhaf isimleri var ki.. ne iş yaptığı tam anlaşılmıyor..

Yağmur defalarca yağdı durdu.. Şimdi yakıcı da olan güneş var…

Bir Cevap Yazın