Yağmur Bulutları Toplanıyor

Ümit Gezgin

Yağmur bulutları toplanıyor. Feneryolu’nun orda, Potlaç Kafe’de, Kadın İnsiyatifi’nin kolektif kuruluşunun işlettiği, belediyenin onlara tahsis ettiği bu mekan, öğle ve akşam saatlerinde aynı zamanda yaşlı kadın ve erkeklerin de toplandığı, ‘yaşlılar kafesi’ne dönüşüyor…

Orda oturuyorum. Kitaplarımı çıkardım. Bir iki resim çizdim. Yan masada yaşlı ve şişman bir kadın oturuyor. Çay içiyor. Dalgın ilerlere bakıyor. Ağaçların oraya, Bağdat Caddesi trafiğine bakıyor. Çenesi düşük yaşlı bir adam, kadınların arasında durmadan konuşuyor patavatsız patavatsız..

Görüntü ve gerçeklik farklı, diyorum içimden. Okuldan buraya doğru indim. Sabah tekrar okula gitmiştim. Giderken de Evcem Kafe’ye oturmuş ve orada bir dereotlu poğaça ve ince belli cam bardakla çay içtim. Gittim sonra kalkarak. Ama kalkmadan önce de birkaç tane resim boyadım. Oturduğum yerlerde mutlaka resim boyuyorum veya hayali, olmadı çektiğim fotoğraflardan resim çiziyorum. Benim resimlerim yorum resmi. Yani gerçeğe sadık kalmıyorum, yorumluyorum.. Dikkatli, göz ucuyla bakan bazıları da anlamıyorlar elbet ne yaptığımı tam olarak.. Onların resim algısı fotoğraf gibi olan.. Fotoğraf gibi olmadığı zaman sizi ressam bile kabul etmiyor vatandaş…

Guy De Maupassant; ‘Gezgin Satıcı’ öykü kitabında; “Ne kadar çok kısa anı, küçük şey, buluşma, şöyle belli belirsiz yakalanmış, bulgulanmış gösterişsiz dram, henüz her şeyden habersiz, körpecik zihnimizi alıp usul usul üzücü doğrunun tanınmasına götüren iplerdir aslında.” diyor.

Küçük şeyler.. Önümüzdeki ağacın dallarına asılı fenerler var. Renkli renkli sallanıyorlar. Güzel bir görünüm oluşuyor. Gidenler gelenler, oturanlar, konuşup konuşup kalkanlar. İçeri gidip çay kahve alanlar veya içeriye, ocağa seslenip, kadınlardan çay kahve bekleyenler…

Orda oturuyorum. Elimdeki Mehmet Güleryüz‘ün, ‘Güldüğüme Bakma’ söyleşi kitabını okuyorum. Söyleşiyi: Ayşegül Sönmezay yapmış. “Garip ama üç yaşımı hatırlıyorum. Heybeliada’da yaşadığımız yıllar… Başımı pencereye dayayıp dışarıyı seyrediyorum. Gece karanlığında evimizin karşısındaki çayırlıkta insan kalabalığı, el fenerleri… Çeşit çeşit rengarenk kıyafetler giymişler, dans ediyorlar. Çayırda laternalar var. ‘Maskara’ diyorlardı buna…”

Beklentiler ve umutlar içinde yüzüyor insanlar. Bakıyorum, yüzlere bakıyorum, yüzlerde bir anlam göremiyorum ama, insanların kurnaz ve kendi çıkarlarını düşündüklerini, işlerine geldiği gibi hareket ettiklerini, görüyorum, düşünüyorum. Televizyonlardaki tartışmalar hep havadan sudan.. Bazen birbirlerine giriyorlar, sözler uçuşuyor havalarda ve ne dediklerini bile anlamıyoruz. Hesapta ülke meselelerini tartışıyorlar, fakirliği, hayat pahalılığını ve çözüm yollarını arıyorlar veya öneriyorlar…

Orda oturuyorum. Okula gittim. Orda hocalarla konuştuktan ve gerekli kağıtları imzaladıktan ve birer çay içip söyleştikten sonra, otobüse binerek Kadıköy’e indim. Kalabalıktı Kadıköy. Otobüs duraklarında da kalabalık insan kitlesi vardı her türden.. Yaşlısı, genci, topalı, körü.. Bir de bir furya halinde SMS hastası çocuklara yardım bankoları var. Bankoların çevresinde genç genç insanlar, uyanık bakışlarla geleni gideni süzüyor, telefonlarına bakıyorlar. Bankoların üstündeki plastik saydam kutuların içi akşama kadar para doluyor. Sabah yeni boş kutularla başlayıp, yine doldurup gidiyorlar. Bu paraları herhalde aileler topluyor. SMS hastası çocuklara bu paraların bir faydası oluyor mu doğrusu merak ediyorum.

Kafeler dolu, makarnacı dolu, simitçi dolu, lokantalar dolu, tatlıcılar dolu… Kısacası her yer dolu Kadıköy çarşı içinde… Yoğun bir kalabalık. Kalabalık taşıyor sahile doğru.. Her tarafa doğru akan, kesişen ve dağılan, tekrar toplanan ve yoğunlaşıp, çamurlaşan, anlamını yitiren, hareket ve gölgeden ibaret olan kalabalık… Benek benek.. Leke.. Uzaklardan bakınca veya gözlüklerimi çıkarıp baktığımda silikleşen, renklerin, biçimlerin birbirine dolaştığı ve anlamını yitirdiği bir çamur kalabalığı.. hareket eden bir çamur.. amorf denen, şekilsiz yapı…

Ben yine Potlaç’tayım. Kadıköy’den de.. çok yağmur vardı ve insanlar yağmurdan kaçıyorlardı.. Sonra birdenbire güneş açtı.. Ben de o güneşin açtığı zamanda, vapuru bekleyerek Eminönü’ne geçtim. Geçerken de kitap okudum vapurun içinde.. Toptancı dükkanlarına uğramak, sanatsal resim defteri almak istiyordum. İğne atsan yere düşmez, yabancıların da içinde olduğu bir insan seli.. Yapış yapış.. Nereye gideceklerini şaşırmış bu şaşkın kalabalığın içinde ben de hangi tarafa gideceğimi şaşırmıştım. Ne bu, demiştim içimden.. Nerden gelmiş, niye gelmişler bunlar.. Neyin alışverişini yapıyorlar böyle…

Aklıma nerden geldiyse Pınar Kür’ün Sait Faik Öykü Ödülü alan kitabı ‘Akışı Olmayan Sular’ geldi. “Önceleri saat altıda kalkardım. Bir süre sonra altıyı on, daha sonraları yirmi geçe kalkmaya başladım.”

Demek ki zaman algısı ve alışkanlığı değişmeye başladı… Ben Potlaç’ta oturuyorum. Yaratıcı yazarlığın ancak yaratıcı düşünme biçimiyle de ilgili olduğunu, düşünüyorum.

Herodotos; “İnsanın kaderi ruhunda saklıdır.” diyor.

Güneş zaman zaman bulutların arasından çıkıyor, saklanıyor.. Ama keskin, yakıyor ve rüzgar hızını arttırsa ve üşütse bile biraz, yakıyor, ısıtıyor, bunaltıyor insanı… Hızlıca yürüyor insanlar. Kimi trene gidiyor, kimi trenden gelerek zengin evlerine temizliğe gidiyor. Dükkanlarda çalışan fakir fukara çocukları da var ki.. onlar da şehrin çok uzaklarından geliyorlar…

Potlaç güzel. Yaşlı insanlar genelde atsalar da buraya kendilerini. Yaşanmışlık ve tecrübeleri, aralarındaki konuşmaların çevreye yansıması ve zaman zaman duymamız bunları, herkese ve elbet bana da zengin birikimlerinin parça parça yayılmasını ve bazı şeyleri öğrenmeme sebep oluyor. Feneryolu’nun, Fenere Giden Yol olduğunu, Sabit Pazar denilen, Fenereyolu Sitesi binasının arkasındaki ara boşluktan, Feneryolu tren istasyonundan gelen tren ray hatlarının geçtiğini ve Fenerbahçe burna kadar ulaştığını, duyarak öğreniyor ve anlıyorum.

Saffet Nezihi’nin (ki kendisi 1871’de doğup, 1939’da vefat etmiştir. Zavallı Necdet kitabında şöyle der: “Haydarpaşa İskelesi’ne on bir numaralı vapurdan iniyordum. Saat sekiz buçuk olmuş, kainat siyah bir örtüye bürünmeye başlamıştı. Kalabalık içinden kendimi kurtarıp da iskele üzerinden geçerken sevdiğim bir sima gözüme çarptı…”

Çok kitap var, diyorum içimden okunacak. Çok resim var çizecek. Potlaç güzel bir yer, bir de açısı iyi.. Tarihi bir mekan.. Zaten buraya oturan insanların çoğu tarihi şahsiyet.. Çoğu seksenlik ihtiyarlar…

Bir Cevap Yazın