Resim Sanatını Yaşam Biçimi Haline Getirmek…

Ümit Gezgin

Şair ve Ressam Ruşen Eşref Yılmaz; “Benim için şairlikten önde gelir resim. Ben kendimi ressam olarak konumlandırıyorum. Resim yapmak benim için yaşam biçimimin bir parçası..” diyor.

Resmi bütün büyük ressamlar yaşam biçimi olarak konumlandırmışlar ve anlamlandırmışlardır. Hayatın anlamını da içlerinden gelen o sezgisel açılımla değerlendirmişler ve resim sanatının o doğal ve içten gelen gerçekliği ve durumu, onları resmin yaşam biçimine tutkuyla bağlamıştır.

Bakın; 1918 yılında, Hikmet Onat anılarında neler diyor: “Ben ve Ruhi Arel Heybeliada’daki Bahriye Mektebinde iken, resim yapma, ressam olma isteğimiz benliğimizi kaplamıştı. Tuhaftır, İstanbul’da bir Sanayi-i Nefise mektebi olduğunun farkında değildik…”

Bunlar resim sanatına tutkuyla bağlı insanlar. Elbet yetenekli insanlar aynı zamanda. Ama salt yetenek yeterli değil ressam olmak için, giderek resmi hayatının merkezine almak için de yeterli değil. Tutku, belki bu, bu duyguyla açıklamak, konumlandırmak lazım resmi.. Gerçi sadece resim için değil, bütün sanat alanları ve belki bilim alanları için de, dahası ‘yaratıcılık’ gerektiren bütün alanlar için bu ‘tutku’ gerçekliği önemli bir faktördür…

RESSAM NASIL OLUNUR?

Bir zamanlar yazar Peyami Safa; “Sanatçı olunmaz, sanatçı doğulur” diyordu. Bu “Sanat toplum için mi, yoksa sanat için mi?” gibi kadim bir tartışmaya benzeyen bir durum. Veya “Yumurta mı tavuktan, yoksa tavuk mu yumurtadan..” benzeri bir tartışma veya önerme… Her ikisi de doğru…

Gerçek ressam, çocukluğundan beri bu işin içinde olandır. Bizler böyle böyle yetiştirdik kendimizi.. Yazın dünyasında Ahmet Rasim, genç yazar adaylarına; “Durmadan yazın, iki yıl içinde yazar olursunuz..” diye tavsiyelerde bulunuyordu. Bu resim için de geçerlidir. Resim çizmeden, pratik yapmadan ressam olunmaz. Ama sadece resim çizmek ve hatta resmi düşünmek, onu bir yaşam biçimi haline getirmek de salt ressam olmak için yeterli değildir. Bir de artık günümüzde, bu çağdaş/güncel sanat anlayışı içinde neyi resim olarak kabul edeceğimiz olgusu da tartışmaları getiriyor ve ressam olma durumunu tartışılır hale geliyor…

Ressam olmayı sadece felsefe kitabı okumakla ilgili olarak görenler de var. Gece gündüz çalışmakla kazanılacak bir meziyet olarak düşünenler de… Oysa biraz kumaş da gerekiyor ressam olmak için. Sevmek, işine tutkuyla bağlı olmak elbet önemli. Ama yeterli değil..

Mehmet Güleryüz; Burhan Doğançay’ı ciddiye almadığını, çünkü onun Erol Akyavaş gibi aurası olan bir ressam olmadığını, yani sıradan bir ressam olduğunu, söylüyor. Bu belki sanatçının kendisinin ayarı görmediği başka sanatçıyla irtibat kurmaması isteği. Burada aslında sanatçılıktan ziyade insani bir ilişki ve gerçeklik söz konusu…

Ressam olmak bir süreklilik istiyor. Mehmet Güleryüz veya başka bir ressam, olmadı Adnan Çoker’in Nuri İyem ve benzerlerinin köy kökenli çıkışlarının ve estetiklerinin eleştirilmesi.. Veya, Burhan Doğançay’ın kişiliğinden dolayı, Güleryüz tarafından kabul görmemesi.. Bunlar aslında resim ve ressamlaşma için pek önemli değil. Hangi tür resmi yaparsanız yapın kendi içinde bir bütünlüğü vardır. Önemli olan kişisel yargılar değil, resmin sanatçının benliğiyle bütünleşmesi ve kendisi için varoluşsal bir hikayeye dönüşmesi olgusudur.

Ressamlıkta üslupla konu birbirinden farklıdır. Üslup genel bir niteleme, adeta bir karakter anlatımı, dünya görüşü olgusudur. Konu, çeşitli olabilir ve ressam zaman zaman farklı konulara yönelebilir. Resmin klasik konuları olan; portre, manzara, natürmorttan; başka alanlara kadar değiştirdiği konulara yönelebilir. Hatta soyut ve kavramsal alanlarda da çalışabilir. Ama tüm bunları gerçekleştirirken, üslubu varsa, kalıcılığı ve sanatsallığı gelişir, artar ve sanat eseri evrensel nitelikli olur. Picasso ne yaparsa yapsın kendi tekniği, tarzı ve üslubu dahilinde yapmıştır. Türk resmi içinde de kişisel üslubunu geliştirmiş çok değerli sanatçılar vardır. Bunlar bütün yaptıkları konularda kendi kişisel tavrını ve tarzını ortaya koymuşlar ve takdir kazanmışlardır.

Bir Cevap Yazın