Günlerin Ruhu

Ümit Gezgin

8 Ağustos 2022, Perşembe

Sabahın erken saatinde kalktık. Apart topar İyi Dilekler Pastanesi‘ne gittik. Tenhaydı ve giderken, köşedeki kahvaltıcı dükkanının da daha açılmadığını gördük. Soldaki ortaokulun kapısı açıktı ve içerde park etmiş bir beyaz otomobil vardı. Tek tük kişi de çıkmış köpeğiyle birlikte geziyordu. Kokluyor, tuvaletini yapıyor, kuyruk sallıyordu köpekler.. Sahipleri de, (çoğu genç insandı..) telefonlarına bakıyor, köpeklerin hareketlerini, hatta tuvaletlerini kaldırımın ortasına yapmalarına bile duyarsız kalıyorlardı…

İyi Dilekler Pastanesi sabahın yedi buçuğu olmasına rağmen yarı yarıya doluydu.. Rahmetli kayınpederim, “ticarette, dükkancılıkta aslolan işletmeciliktir.” derdi.. Gerçekten de çevremizdeki, özellikle yemeli içmeli dükkanlara bakıldığında işletmeciliğin ve hizmetin ne kadar önemli olduğunu görüyorduk. Bu civarda en iyi işletmeciliği ve hizmeti belki bu İyi Dilekler Pastanesi yapıyordu. Onun dışında Feneryolu Halk Eğitim Merkezi‘nin karşısındaki Elan Pastanesi de biraz işletmecilik noktasında orta iyi denebilecek düzeyde bir işletmecilik yapıyordu. Bu işletmeler nedense bayan çalıştırmıyorlardı bu başarılarına rağmen. Oysa ben işletsem mutlaka bir bayan eli ve estetiğini devreye sokardım…

Oturduk, garson geldi. Kahvaltı tabağı söyledik. Telefonlarımıza baktık. Ben resim defterimi ve bir iki kitabımı çıkardım. Gazetemi çıkardım ve şöyle bir baktım. Erken saatte gelmiş, işe gitme öncesi kahvaltısını alel acele yapmaya çalışan kadınlı erkekli insanlar vardı. Poğaça, simit, sandaviç, çay.. yiyip içip gidiyorlar.. Napsın insanlar?.. İşlerine yetişecekler.. Çevrede çalışanlar var. Kimi mütahit, kimi bürolarda veya okullarda çalışıyorlar. Okullardan biri de Kemal Sunal’ın kızı Ezo Sunal’ın ‘Çocuk Atölyesi’ anaokulu…

Sabahattin Ali, ‘Değirmen’ hikaye kitabında şunları yazıyor: “Şehrin kıyısında, ufacık bir derenin kenarında, dalları suya sarkan ihtiyar bir söğüt ağacı vardır. İlkbaharın başlangıçlarında bu söğüdün dallarına bir dışı kırlangıç gelip kondu; derenin bir başından bir başına yıldırım gibi uçan, beyaz göğüslerini suya dokundurarak şeffaf kanatlı küçük böcekleri yakalayan diğer kırlangıçlara bakmaya başladı…”

Saatlerce oturduk. Çaylar kahveler içildi. Gelen kedilere salam, sosis takdim edildi, kargalar gözlendi.. Kargalar, kediler gibi şehrin kuytu yerlerinde, çöplerin kenarlarında ve ağaçların altında.. kısacası her yerde bulunuyordu. Şehre adapte olmuşlardı. Martılar da buna ayak uydurmaya çalışıyordu sokak köpekleriyle birlikte.. En masumları belki de köpeklerdi.. Sessiz, bir köşede saatlerce miskin miskin uyuklayan bu köpekler verirsen yiyor, vermezsen şükrediyordu…

Resimlerden, sanattan, eğitimden, okulların açılmasından, yeni projelerden konuşurken, aynı zamanda yanımıza yöremize oturan insanların konuşmalarına da kulak kabartıyor, onların dertlerini, konuşmalarındaki anlamları da anlamaya, sorgulamaya çalışıyorduk. Küçük kızıyla bir genç bayan yandaki masaya oturdu. Sevimli sevimli bakıyor, minik ellerini uzatıyordu çocuk bize.. Sevimli, parlayan maviş gözlere ve kıvırcık saçlarla çocuk, daha yeni sökmeye başladığı sözcükleriyle bir şeyler söylüyordu ama, anlamak mümkün değildi.. “Konuşmaya çalışıyor.. seviyor.. konuştu konuşacak..” diyordu annesi…

Rüzgar vardı ama, güneş de bugün kavuracak gibi görünüyordu. Eşim erkenden kalkıp eve gitti. Oğlumuz kalkacak, kahvaltısını yapacaktı, ona kahvaltı hazırlamak için gitmek zorundaydı.. Ben biraz daha kaldım, resimlerimi çizdim ve bazılarını boyadım.. Güzel resimler çıkıyordu.. Bazılarını, içime sinenleri özellikle.. fotoğrafını çekiyor ve pintereste koyuyordum.. hatta içlerinden en iyilerini de kendime göre, instegrama koyuyordum…

Betimleme kolay değil tabi.. Ahmet Hamdi Tanpınar derdi; “Her otuz yılda bir mekanlar değişir bizde..” diye.. Evet, bu inşaatlarla görüyoruz ki, mekanlar, mahalleler değişiyor ve aynı zamanda mekanla birlikte zamanlar da değişiyor. Mekan algılanmasının, giderek eşya realitesinin değişmesi, alışkanlıkların ve değerlerin de değişmesine sebep oluyor… Çünkü düşünceler, algılar değişiyor.. Değerlere de ona bağlı olarak değişiyor…

Hilmi Yavuz; “…Doğa’nın ve eşyanın insansal bağlamda betimlenmesinin en yetkin örneğini Tolstoy vermiştir..” diyor…

Apartmanların önlerinde irili ufaklı bahçeleri var. Şimdi ‘kuru bir bahçe’ desem nasıl bir tasvir olacak bu.. Veya, ‘canlı bir bahçe’.. İnsansal bağlamda betimleme, insan duygularını da içeren bir betimleme.. Natural anlatım, insan duygularını da belki katmadan tasvir etme, anlatma sanatı…

Rüzgar şiddetini ağırdan ağıra arttırmaya başladı.. Ben de kalkacağım ama, biraz daha oturayım, aklımdaki şeyleri çizeyim, diye geçiriyorum içimden.. Bazen gördüklerimi değil, düşündüklerimi yorumlamaya çalışıyorum.. Bir yorum benimki.. resim algılamam doğayı, mekanı ve çevreyi yorumlama esasına dayanıyor.. çizgisel ve renksel olarak yapmaya çalışıyorum bunu.. Bir anda, kısa süreli, spontan işleyişle.. sıcak, an’lık değerlerle bezeyerek yapmaya çalışıyorum…

Rüzgar iyisinden arttı.. belki yağmur da gelecek.. gelsin.. seviyorum yağmuru ve deniz kenarlarına inerek resimler çiziyor ve kendimi daha iyi hissediyor, günlerin ruhunu daha yakından, tanıdığımı düşünmeye başlıyorum…

Bir Cevap Yazın