Sonbahar Yağmurları Başladı

Ümit Gezgin

12 Eylül 2022, Pazartesi

Bir yağmur bir yağmur.. Alabildiğine sabahın erken saatlerinde yağmur başlamıştı.. Yağmurları düşünürken, aynı zamanda Cumartesi günü gittiğim Tıma Mansour’un sergisini düşünüyordum. Soyuta yakın resimlerdi ve Ruşen Eşref Yılmaz‘la resim, yaratıcılık ve özgünlük üzerine konuştuk.

Ne dükkanlar var hayatta.. Kapısı, penceresi bile vitrin gibi…

En önemlisi yazma, çizme içgüdüsünün olması, devam etmesi hadisesi önemlidir. Sanat tasavvur halindeyse zaten sanat değildir. Ortaya çıkması lazım. Her ortaya çıkan da zaten sanat olarak nitelenemez. Özgün, kalıcı, yaratıcı bir cevheri barındırıyor olması lazım..

Günümüzde özellikle gençlerin bilinçsiz üretimleri, belki üretimdir, ama sanat olarak kabul edilmesi tartışmaya açıktır. Keza yazı yazanların da gevelediklerinin yaratıcı ve özgün olup olmadığının tartışılması gibi…

Resim: Ümit Gezgin

***

Yağmur yağmur.. Öyle bir yağmur birden bastırdı ki.. kaçanlar, şemsiyesini açmaya çalışırken ayağı tökezleyenler, birbirine sıkı sıkıya sarılanlar.. Yağmurda Evcem Kafe’ye sığınmış ben de resim çizmeye ve kitap okumaya çalışıyordum. İnsanlar da sıcak çaylarını içerken, kişisel dertlerini, aile sırlarını ve başkalarına özellikle duyurmak istedikleri egolarını anlatıyor anlatıyorlardı. Bu anlatılarda tuhaf bir haz ve mutluluk da vardı kendilerine göre. Ballandıra ballandıra anlatanlar, anlattıkça iştahı kabaranlar, yağmurun tınıları arasında çaylarını höpürdete höpürdete içenler.. mutluluk yansıyor yüzlerine…

YAĞMUR BULUTLARI GÖKYÜZÜNDE

Yağmur bulutları gökyüzünde. Ressamlar, yazarlar, sanatçılar evlerinin, atölyelerinin kuytu köşelerinde. Hayatı anlamlandırmaya çalışan insanlar var. Hayatın ne olduğuna dair herhangi bir düşüncesi olmayanlar var. Git gel monoton ve bildik bir hayat sürenler var. Onlar elbet hep aynı sözcüklerle hayatlarını sürdürmenin derdindedirler. Hayatın böyle dümdüz gitmesini arzu ederler.

Yağmur bulutları toplanmış. İnsanlar ağaçların altına sığınıyor, ışıklarda durup, ilerdeki gökdelen bozması binalara bakarak, araç trafiğinin kulakları tırmalayan seslerini duymak zorunda kalıyorlardı. Nelere zorunlu değil şehirde yaşayan insanlar.. Her yerde gürültü kirliliğini görüyorlar, ama farkında değiller. Farketmeden yaşadıkları ve yaşamdan tuhaf bir içgüdüyle memnun oldukları için..

Aslında onları mutlu eden şeyler basit şeyler. Daha çok yaşama içgüdülerinin tatmin edilmesine yönelik şeyler.. Fazla bir şeyler isteseler bile, istedikleri şeyler mide seviyesindeki şeyler.. Entellektüel merakları ve ilgileri, arzuları yok. Hiç olmadı. Hiç hissetmediler bir sergiye gitmeyi, bir tiyatroya gitmeyi, bir kitap okumayı, bir konsere gitmeyi.. Öyle arzuları, beklentileri olmadı.. Onlar daha çok yemek, içmek, eğlenmek, giyinmek, hava atmak, gezmek tozmak istediler.. Bu isteklerin dışındaki şeyleri anlamsız, gereksiz ve lüzumsuz şeyler olarak gördüler, hala da görmeye devam ediyorlar…

Ben evden çıktıktan sonra, yukarıya, Feneryolu’na doğru yağmur damlalarını alnımda hissederek yürürken, şapkamı kafama geçirdim.. Geçip giden arabalara, motorlara, scooter ve bisikletlere de bakarak, hatta dikkat ederek yürüyordum.. Bir de kaldırımların bozukluğu vardı.. Her an takılıp düşebilirdim. Bu yüzden dikkat etmem gerekiyordu. Antikacıya giderek ikinci el kitaplara baktım, okuyabileceğim güzel, sanatsal bir kitap arıyordum ama, bu sefer bana uygun bir kitap bulamamıştım.

Yukarıya, ışıklara doğru giderken, bir gazete alıp almamayı düşündüm içimden. Migros’ta kuyruğa da girerek alabilirdim. Ama sıkıldım.. Şimdi git, kuyruğa gir.. Alt tarafı bir gazete.. bir gazete için de kuyrukta beklenmez.. Apartman kapıcıları dakikalarca kuyrukta bekliyordu sabahın bu saatinde.. Koştur koştur görevli oldukları binalara gideceklerdi. Bazıları iki binaya birden bakıyor, iki kere çalışıyorlardı…

Dünya Göz’ün oradan karşıya geçerek, bulutların yoğunluğuna ve Feneryolu Sitesi’ni de görerek, Potlaç Kafe’ye ve Sabit Pazar’ın pasajına baktım. Araçlar birbiri peşi sıra geliyorlardı.

Resim: Ümit Gezgin

1954 yılında yapıldığına göre bu site, çok eski bir binaydı ve git gide yaşlanıyordu demek ki.. Büyük ağaçlar vardı ve hemen pasajın arkasında bir eski bina daha Sadıkoğlu tarafından yıkılıyor, yenisi yapılıyordu. Binaların yıkılması önemliydi. Deprem bölgesi olduğu düşünülürse her tarafın.. bir an önce yıkılıp binaların yeniden daha sağlam olarak inşa edilmesi gerekmektedir.

Feneryolu’nun eski tren istasyonunu görünce içim bir tuhaf oldu. Bu tarihi binadan az mı gidip gelmiştim. Kadıköy Haydarpaşa’ya.. Haydarpaşa Garı da ne kadar orjinal ve güzel bir binaydı. Şimdilerde arkeolojik kazılar neticesinde atıl bırakıldı.. restore de ediliyordu, bina açılmadı bugüne kadar..

Bulutlar iyisinden alçalmıştı. Kafeye adeta sığındım.. Gök gürlemeye başlamıştı.. Hafiften de bir üşüme gelmişti…

Bir iki saat içinde güneş tekrardan geri geldi. Yakıcı bir etkisi vardı, kendini iyisinden göstermişti. Üzerimde yağmurluk vardı ve artık bu yoğun güneşle birlikte terletiyordu. Eve gideyim, değiştireyim, dedim ve eve doğru yönlendim.. İnsanlar, trafik.. Yoğunluk ve git gillerle her tarafta kendini gösteriyordu..

Tarihi binalar olmasaydı belki İstanbul yaşanmaz olurdu.. Güzelliği ortaya çıkaran tarihi yapıların getirdiği güzelliklerdi…

Sevdiğim binalardan biri Beşiktaş’taki tarihi yapılar, tarihi iskeleyse.. bir diğeri de Kadıköy’deki Beşiktaş’a giden vapur iskelesiydi. Kendini iyisinden güzelce gösteriyordu bina. Bütün görkemi de böylece ortaya çıkıyordu. İnsanlar kalabalıklar halinde vapurdan çıkıyor, vapura giriyorlardı…

Çarşı içindeki tarihi kiliselerin de tarihsel derinlikleri var ve meydana kendilerine özgü bir anlam ve tarihsel derinlikler veriyor. Kimse buraların da farkında değil, diğer tarihi yapıların farkında olmadıkları gibi.. Çarşı içinde abidik gubidik, birilerini para kazandırmak için yapılmış heykeller vardı. Onlar sökülerek kaldırıldılar. Nereye götürüldükleri belirsiz.. Herhalde çöpe atılmışlardır. Milyonlarca lira verilip, meydan için yapılan heykeller sökülüp çöpe atılıyor, sanatçısı da buna bir şey demiyor, medya da sessiz kalıyor.. Komediye bakın. Sanat bile bir yap boz tahtası…

Hocalarla akşam üstü de yine Kadıköy Kuşdili’nin ordaki fırın kafede oturduk ve sanat üzerine enine boyuna konuştuk. Periyodik konuşmalar, sohbetler ve panellerle sanat adına yanlış bilinenleri masaya yatırmayı planlıyoruz. Bu eğitim için de çok önemli.. Gençlerde sanat konusunda bir kavram kargaşası var. Sanat hocası olacak genç nesiller bile doğru düzgün yetişmiyor. Bunlar nasıl başka kuşakları eğitecekler, bilgilendirecek…

Dr. Alp Özeren, Prof. Dr. Tayfun Akkaya ve ben

Yağmur bulutları gitti.. Yerini serin, değişken bulutlara bıraktı.. Yıldızlar akşam olunca hafiften görünmeye başladı.. Güzel, akşam güzel ve daha çekici yakıcı güneşli günlerden…

Bir Cevap Yazın