Günlerin Köpüğü

Ümit Gezgin

15 Eylül 2022, Perşembe

Sabahın erken saatlerinde kalktığımda martılar cirit atıyordu gökyüzünün açık maviliğinde. Maviliğin gerisinde yıldızların olduğunu bilmek tuhaf bir duygu yaratıyor içimde.. Apartmanların arasından aslında ne gökyüzü tam gözüküyor, ne de tek tük ağaçlar.. Buralarda hep görkemli apartmanlar var. İçlerinde binlerce insan yaşıyor.

Moda burnunu gören Kalamış Parkı sahili

Aslı Erdoğan: “…Uykulu bir güneş, temkinli ve utangaç kuzey güneşi, yeni günün başladığını, bir yükümlülüğü yerine getirircesine ilan etti.”

Her zaman çizdiğim Kurbağalıdere.. Bütün estetik dışılığına rağmen yine de önemli bir resim kaynağı benim için Kurbağalıdere

Öyle bakıyorum eşyalara.. Her birinin bir tarihi ve kişiliği var. Bina bile yedi, sekiz yıl önce, otuz yıllık eski bina yıkılarak yapıldı. Ondan öncesinde de burada eski, ahşap bir köşk varmış. Mısır’dan gelme Kafkas göçmeni bir aile yaşıyormuş o köşkte de.. O köşkün sahibinin oğlu bizim üst katımızda çocuk ve torunlarıyla yaşıyor şimdi. Yaşlanmış, saçı sakalı ağarmış, doksanına merdiven dayamış bir insan olarak, pek ortalık yerde gözükmeden yaşayıp gidiyor…

Kurbağalıdere köprüsü.. Bir zamanların tahta köprüsünün yerinde betondan, ruhsuz ve tarihi kişiliği törpülenmiş bir köprü olarak insandan ziyade araçlara hizmet ediyor. Tarihsiz ve kimliksiz…

Kahvaltı yapalım mı, dışarıya mı çıkalım, diye düşünürken, dışarıya çıkıp, dışarda kahvaltı yapma düşüncesi daha ağır bastığında, köşedeki kahvaltıcı dükkanına da genç insanların gelmeye başladığını görmeye başladım ve ama diğer köşedeki Fil Ambarı Pastanesi de bir haftadır kapalıydı. Demek ki, dedim içimden, sahipleri masrafları karşılayamayınca, dükkanı uluorta bırakarak kaçmışlardı… Terkedilmiş yalnız, tek başına bırakılmış gibi hüzünle duran masalar, içeriye depolanmış kırık dökük sandalyeler, toz bürümüş sehpalar, camlar, vitrinler… Canlı gibi duran; kenarda kıyıda bir neon mavi ışık.. yanıyor duruyor günlerdir…

Turuncu Anadolu otomabili.. 70’lerden çıkıp gelmiş, sokağın bir köşesine park etmiş.. Diğer arabalardan ne kadar farklı, güzel ve estetik. Bir zarafet sahibi..

Yanıyor durmadan yanıyor.. Işıklar, gece ışıkları sürekli yanıyor. Apartman ışıkları yanıyor. Televizyonların, bilgisayarların ışıkları yanıyor. Cep telefonlarının… Saplanıp kaldıkları şeyler var insanların hayata dair. Ölümü unutarak yaptıkları bir şey…

Çeşme durağı.. mavi minübüslerin meşhur durak yeri.. Soyut, absürd heykel topluluğu var burda, abidik bir çeşmenin hemen önünde.. Dershaneler sokağına girerken de bir heykel vardı. Sonradan kaldırıp çöpe attılar ve heykel üzerinden rantta birilerinin cebine gitti. Keza Kadıköy çarşıiçindeki heykel topluluğu da yüzbinlerce dolar harcandıktan sonra geçenlerde kaldırıp çöpün yolunu tuttu. En önemlisi sanatçısından ses soluk çıkmadı…

Kalamış’a doğru yollandığımızda aynı sokakların tenhalıklarının monotonluk verdiğini, düşündüm. Değişmeyen şeylerdi bunlar. Değişecek gibi de değildi. Belki binaların yıkılıp yeniden yapılması bir yenilikti.. Her otuz yılda bir Tanpınar’ın dediği gibi; “Her otuz yılda bir mahalleler yeniden değişir..” Gerçekten de semtler, mahalleler, binalar, çevre, parklar, sokak ve caddeler.. hatta isimler bile sürekli değişiyor bizde.. Doğru.. her otuz yılda bir değişiyor her şey…

Bir zamanların Kadıköy Hal Binası.. Şimdilerde restorasyon ve değişim, dönüşüm içinde.. Yeni bir kültür merkezi yapılıyor.. Ne zaman biteceği meçhul yalnız…

Bakıyorum karşıya, Moda burnuna doğru lüks apartmanlar, ağaçların ve yeşilliğin içinde yükseliyor… Sonra.. taşlardan örülü Kurbağalıdere’nin denize açıldığı noktada başlıyor.. gittikçe, çirkin ve özensiz bir köprüye yaklaşıyor dere. Üzerinden estetikten nasibini almamış ruhsuz araçların ve nane ruhu taşıyan insanların geçtiği köprü, artık geçmişe uzanmıyor.. Kendi geçmişine hiç uzanmıyor.. Köksüzlük her yerde arzı endam ettiği gibi, Kurbağalıdere’nin sağında solunda ve köprüsünde de kendini gösteriyor ve bu estetik dışı köprü ve dere, bir iki geçmişi canlandıran uyduruk köşkü yanına almasına rağmen estetiğe ve güzelliğe yol alamıyor bir türlü…

Kadıköy çarşıiçine açılan güzergahlardan biri.. Tarihi cami restorasyonda.. tarihi binalar eskimeye ve dağılmaya yüztutmuş…

Kurbağalıdere’nin resimlerini defalarca çizmekten büyük bir zevk alıyorum. Bu derede bir şey var. Gizemli, insanı tutan bir şey.. Vecih Berekoğlu da tutkundu bu dereye.. Ama onun zamanındaki derenin, kendine has özelliği, tarihi ve estetiği vardı. Şimdilerde kaybolmuş durumda bu estetik. Ben tarihini düşünerek, geçmiş ressamların dere tutkusunu hayal ederek bu resimleri yapıyorum…

Altıyol telaş ve kalabalığı, Kilise ve Bahariye Caddesi’nin girişi, benim resimsel yorumumda kendini gösteriyor…

Köprüdeyim, yapayalnız köprü başında. Suyun durgun haline bakıyorum yeşil. Bir iki martı ördekler gibi yüzüyor yeşil suda. Derme çatma görünümlü yelkenli yelkensiz tekneler, iri kıyım kayıklar yan yana iskeleye bağlı durup duruyorlar. Köşkler boyalı, allı pullu, takmış takıştırmış, pırlanta gibi ortalık yerde sülün sülün gezinenlere eşlik ediyorlar.

Osmanağa Cami’nin önü.. Aynı zamanda Kadıköy’ün en uzak ve gelişmemiş semtlerine insan taşıyan otobüslerin kilit noktası.. Tarihi bir mekan.. Bu mekanın tarihselliğinin ne kadar farkında bu telaşlı ve robota dönüşmüş kalabalık…

Bisikletle gezintiye çıkanlar, scooterla dolaşanlar, yürüyenler.. Çevreye, daha çok insanlara, birbirine bakanlar.. Ağaçların, evlerin, suyun, gökyüzünün.. en önemlisi kuşların farkında olmadan yürüyorlar.. Akıllarındaki şeylere doğru, takıntılı bir şekilde ısrarla, emin adımlarla, kararlı ve hızlı hızlı yürüyorlar…

Eski, turuncu model Anadol marka arabayı görünce geçmişe uzandı aklım. Hatıralarımda her tarafta gördüğüm bu Anadol’lar, şimdilerde ancak nostaljik olarak tek tük görülüyor sokak aralarında.. Yetmişli yıllarda bütün İstanbul’u arşınlayan ve trafik keşmekeşinin sebeplerinden olan bu sevimli araçlar, şimdilerde tarihten getirdikleri güzelliklerle hepimizin neşe kaynağı oluyorlar…

Resim kağıdı almak için yürüdüm. Dört yol çeşme durağına gidecek ve oraya da Dershaneler Sokağı’ndan geçerek ulaşacaktım. Ortaokulun tarihi binasının sokağından girdiğimde, sağdaki Kediköy Sahaf’tan seçme hikayeler kitabı aldım. Milliyet Yayınları’ndan çıkmıştı ve dünyanın önde gelen hikayecilerinin hikayelerini kapsıyordu…

Resim çizmek için kağıtlar aldıktan sonra sürekli gittiğim kağıt toptancısından, Kadıköy meydana doğru yollandım yine ara sokaklardan. Özellikle mavi dolmuşların minibüs yolundan geldikleri istikameti takip ederek ve daha çok gece klüplerinin, tavernaların, gizli aşk otellerinin, türkü barların olduğu sokakları takip ederek meydan ve iskele olan yere, denize doğru ulaşıyorum. Karmaşa, koşturmaca, gürültü.. her türden telaş ve huzursuzluğun olduğu yer bu iskele meydanı.. Bir zamanlar Hal Binası da buradaymış.. Şimdilerde restorasyona alınan, Haldun Taner Tiyatro binası…

Afişler, flamalar, direkler.. Ne çok direk var böyle ortada.. Ne işe yaradığı da belirsiz çoğunun… Güneş iyisinden terletiyor.. Koşturan gençler nereye yetişmeye çalışıyor böyle telaşla… Bir yere oturmak ve çay içmek de zorlaştı. Bir çay on lira oldu. Gençler nasıl oturup gönül rahatlığıyla çay kahve içecek, sohbet edecek…

Hemen her gün aynı güzergahı takip ederek Kadıköy’e iniyorum. Bazen değiştiriyorum güzergahı.. Kızıltoprak üzerinden veya Kalamış, Kurbağalıdere üzerinden gidiyorum. Çarşı içi benim için önemli.. Kalabalığından ziyade kitapçıların orada olması, İmge Sahaf’a mutlaka uğrayarak bir kitap almam, Akmar Pasajı’na uğramam ve yine Beyaz Fırın’ın yanında yer alan Kovan Fırın’a oturmam çay, su içmem.. Sonra, eğer keyfim yerindeyse, resim çizmek için vapur vasıtasıyla Beşiktaş’a geçiyorum ve geçerken de kah kitap okuyor kah resim çiziyorum…

Bir Cevap Yazın