Bir Pazar Günü Yazısı

Ümit Gezgin

Dışarı çıktığımızda sokak kalabalıktı.. Ondan öncesinde iki kadın sürücü son model arabalarından çıkıp, adeta saç saça baş başa kavga ediyorlardı.. Yanlarından geçerken pis pis de bizlere baktılar.. Özellikle sarı kısa saçlı ve gözlüklü olanı anlayamadığımız bir şekilde, nefretle bakıyordu mavi mavi çevresindeki insanlara.. sonra bir kenarda şaşkın bakan kediye, meraklı kargalara.. Bütün doğaya kin güdüyor gibi gözleri kızarmış, mavi gözleri renklerini yitirmişti adeta..

Pazar günü, burada, köşede, sokak arasında Fenerbahçe’de, sonradan gençler için popüler olduğunu da öğrendiğimiz, trendy denilenlerden olan Kahvaltı Kafe’lerden birinin önü, arkası kuyruk kuyruktu.. Gençler doldurmuştu her tarafını, boşalacak masaları bekliyorlardı ama.. masalar da boşalacak gibi değildi.. Telefonlarına sığınmıştı kafe dışındakiler beklerken…

Oturanlar da telefonlardan gözlerini alamıyorlardı. Kim bilir nelere bakıyorlardı.. Belki kitap indirmiş okuyorlardı. Belki dünya meselelerini, açlıkla nasıl başedileceğini veya okuma oranlarının arttırılması konusunu okuyorlardı internetten.. Önemli, gerekli, dünya sorunları, insanla ilgili meseleleri takip ediyorlardı. İnsanlar, ülke, dünya hakkında sorunları çözüyorlar ve başkalarına yardım etmek için ellerinden geleni yapmak için çabalıyorlardı belki de…

Resim, Ümit Gezgin

RÜZGAR DA VARDI, GÜNEŞ DE…

Rüzgar da vardı güneş de.. Yürüyorduk insanlarla çarpışacaktık adeta. Bostancı istikametine doğru sahilden. Denize girenler vardı bu rüzgarlı ve güneşli havada. Puslar arasında beliriyordu birbirine yapışık vaziyette adalar.. Adalarda yaşamış usta yazarlar ve ressamlar aklıma geliyordu… Heybeliada’da Hüseyin Rahmi, Ahmet Rasim ve Burgazada’da Sait Faik.. Bu büyük, dünya çapındaki yazarlarımız aynı zamanda yüzümüzün de akı.. Onların kitaplarını oku oku bitiremiyoruz.. Büyük yazar bunlar.. Ufkumuzu açan, sonsuz zenginleştiren bizi…

Oraya, ilk durağa, belediyenin küçük sahil kenarı kafesine giderek boş bir masa bulup hemen yerleştik ve bir çay bir kahve alarak telefonlarımıza bakmaya başladık ve ben de bir resim yapmaya başladım. Alıştığım gibi bildik bir çizginin ve desenin izini sürüyordum. Yine bildik bir şekilde boyamaya başladım.. Aslında kendi karakterimin izini sürüyordum. Üslup da böyle bir şey değil mi zaten.. Kendi karakterini şiirde resimde, yazıda ortaya çıkarmak…

Tarihi köşkün önünden geçiyorduk. Bisikletliler, çimenlere oturanlar, yürüyenler.. Sağına soluna bakanlar.. Çimenlere yayılmış olanlar.. Türlü türlü ağaçlar.. her türden ağaçlar var ortalıkta ve sararmaya başlamış yapraklar, çimenler… Köşk de iyisinden kararmaya başlamış tahtalarla kaplı.. Yüksek kulesi turuncu rengin albenisiyle gözleri kamaştırıyor güneş altında.. Rüzgar uğulduyor büyük ve görkemli pencerelerinin önünden geçerken…

Güneş güneş.. çocuklar neşe içinde ordan oraya koşturup duruyorlar.. Zaman eskimiyor burada.. Her tür rengi ağaç yapraklarının hayatın cıvıltılı yaşamsallığını gözler önüne seriyor. Bu Ekim güneşi rahatlatıyor insanları, mutlu ediyor. Gidenler gelenler, oturanlar kalkanlar… Hep, her tarafa gülücükler dağıtıyor…

Bir Cevap Yazın