Perşembe’nin Gelişi, Çarşamba’dan Belli…

Ümit Gezgin

27 Ekim 2022, Perşembe

Yoğunluk, karmaşıklık git gide sarmal halinde insanları kuşatıyor. Her gün her gün, mekanik olarak aynı şeyleri yapmanın yorgunluğu içindeler. Bakıyorum kaldırımlarda insanların gözleri yerde.. Birbirlerinin yüzüne bakamıyorlar. Küskünler bir şeylere.. Nelere küskün olduklarını da bilmiyorlar..Belki sanatsız kalmak onları mutsuz ediyor.. Çevrelerinde heykel, seramik vb. gibi sanat eserlerini görememeleri.. giderek kaldırımların mükemmelliğini göremedikleri ve binaların gerçek birer mimarlık yapıtı olmadıklarını anlamaktan kaynaklanıyor mutsuzlukları ve yalnızlıkları…

Ağaç yaprakları kaldırımlarda. Kağıt toplayıcı çocuklar kulaklıklarıyla ve telefon konuşmalarıyla hızlı hızlı koşturuyorlar çöp kutularından çöp kutularına.. Kargalar uyanık uyanık yiyecek bulma telaşı içindeler ve kavgayı da martılarla ve kedilerle yapıyorlar.. Bazen yiyeceğe ulaşmak için kendilerine engel olan kedilerin kuyruklarını gagalıyor ve onları uzaklaştırmaya çalışıyorlar..

Geçen gün bir kargayı gördüm böyle.. Kedinin kuyruğunun peşindeydi adeta ve kediyle dalga geçiyordu bir siyah karga, koca, kara gagasıyla…

Kediler bazen dolaşıyor, bazen duvarın üstünde sevgi bekliyor. Türlü ağaçlar bu sonbahar mevsiminin bütün değişimlerini üzerinde barındırıyor. Her renkten yaprağı görüyorum. Empresyonist bir tatta renk ve biçimler kaldırımların üzerine sere serpe uzanmış ve ayaklarımızın altında süpürülüyorlar kıyıya köşeye..

BOSTANCI’DAYDIM

Hemen sarı dolmuşlara atlayarak Bostancı’nın yolunu tuttum. Hava kapalıydı.. gökyüzün ağladı ağlayacak vaziyetteydi.. Ağaçlara baktım.. güzel, sevimli.. her rengi üzerinde barındıran ağaçlar.. kayın, köknar, at kestanesi, ıhlamur.. her tarafta vardı ve kaldırımlarda, sokak ara ve caddelerde, apartman bahçelerinde her türden ağaç görmek mümkündü ve bu bende bir huzur ve rahatlama duygusu veriyordu…

Deniz kenarında denizin dalgalarına bakıyor ve ilerdeki demirlemiş gemileri görüyordum. Yük gemileriydi bunlar.. Dalgaların sessizce kıyıya vurduğunu gördüm. İnsanlar sahil kafede oturmuşlar çaylarını yudumlarken telefonlarına bakıyorlardı. Koşanlar vardı sahilde. Martılar canhıraş, sevabına martılara yiyecek getiren yaşlıca bir kadının peşinden koşuyorlardı…

Orda oturdum bir süre. Birkaç da resim çizdim boyadım. Sonra kalktım. Deniz kenarı boyunca adalara, uzaklara, karşı kıyılara, ağaçların ve yelkenlilerin oralara baktığım gibi aynı zamanda vapurların da adalara doğru yol aldığını gözlemledim ve sevindim. Aklıma Sait Faik geldi bir ara.. Sonra Ahmet Rasim’in mezarı belirdi gözlerimin önünde ve onun mezarı da Hüseyin Rahmi’nin mezarı gibi Heybeliada Mezarlığı’ndaydı..Tarihi mezar kapısından girince hemen sağ tarafta, parmaklıkların yanında yer alıyor ve derin bir ufuk çizgisini görüyor, hatta ilerde eski İstanbul güneş altında parlıyordu…

Bostancı tren istasyonunda bekliyorum. İnsanlar da treni bekliyorlar. Söğütlüçeşme’ye gidecek çoğunluk.. Oradan da metrobüslerle Avcılar’a veya Beylikdüzü’ne gideceklerdi. Bekliyorlardı. Sessizce bekliyorlardı ve havada da gri bir renk egemendi.. Sanki ağladı ağlayacak da bir gökyüzü görüntüsü vardı etrafta…

Sonunda tren geldi.. Hepimiz bindik trene.. Ben Feneryolu’nda inecektim…

Bir Cevap Yazın