Kurbağalıdere’nin Kenarında…

Ümit Gezgin

Beklenti ve umutla hareket ederek yaşıyor insanlar.. Sabahın erken saatlerinde kalkarım diye yattığım yataktan ancak onbiri geçe kalktım. Kahvaltıdan sonra yollara çıktım. Hemen aşağımızdaki gençler için olan kahvaltı satan kafe hınca hınç doluydu yine.. Hatta kuyruk bekleyenler vardı. Her zaman hayret ettiğim bu duruma şaşkın bakarak ilerledim. Bir iki kedi ağaçların dallarında yan gelip yatmış, kargalar gak gak’larla birbirlerine yol gösterir olmuşlardı. Yine gökyüzünün duru maviliği içinde beyaz kanatlı martılar uçuyor uçuyordu. Damlarda da martılar vardı. Martıların üreme mevsimi değildi ve göç ettikleri zaman leylekleri de havada gördüğümü hatırlıyorum…

Çıktım yürüdüm yürüdüm. Gökyüzüne, gelip giden araçlara, insanlara, köpek gezdirenlere, dar kaldırımlara, yeni yapılan binalara, köşelere çökmüş çiçekçilere, çöp topluyorum diye dilencilik yapanlara baka baka gidiyorum. Karşıdan karşıya korkarak, sekerek geçtim. Karşıdan yeni yapılan binaya da bakarak geçtim. Bir genç inşaat işçisi kask takmadan demir doğramaya kaynak yapıyordu. Gözlerine yazık oluyordu ama olayın farkında değildi.. Belki de farkında olmak istemiyordu…

Çanta, torba ilerliyordum. Kafamda güneşten korunmak için şapka.. İlerliyorum.. Köpek gezdirenlere, skooterla dolaşanlar, bisiklete binenler, koşanlar, gidip gelenler ve durmadan telefona bakanlar.. Habire telefona bakıyorlar.. bu telefona bakma olayıyla karşıdan gelenlere karşı emniyet içinde oluyorlardı.. Böylece karşıdan gelen insanlarla göz göze gelmiyordular ve rahatlıkları bozulmuyor, gerilime girmiyorlardı…

Orda durayım ve bir resim çizeyim dedim. Orda büyük otelin yanında minik bir kilise ve tarihi ağaçlar, sonra marinaya giden dar yol, orda da lüks bir kafe ve bir market vardı, sonra çöp toplayan dilenci çocuklar önlerinden geçenlerden para istiyorlardı yalvaran, ağıtlı sözcüklerle..

Yürüyeyim, dedim de yürüdüm. Elimde resim defteri ve hem fotoğraf çekiyor ve hem de ara sıra resim çiziyordum. Kalamış Parkı’na gelmiş ve yoğun bir insan çocuk, genç evli kalabalıklarla karşılaşmıştım ki orda bir banka oturarak biraz hiç değilse kitap okuyayım, dedim.

Yanımda taşıdığım kitaplardan birini çıkardım ve başladım okumaya.. yer yer de altını çiziyorum kitabın satırlarının .. Böylece başka zaman okuduğumda o satırları da tekrar okuyarak pekiştiriyorum..

Sonra kalktım, kalabalıkla birlikte yürüdüm de yürüdüm ve Kurbağalıdere’ye ulaştım. Orda fotoğraf çektim ve bir iki resim çizdim. İnsanların yüzlerine baka baka ilerledim. Herkes telefonlarına bakıyorlardı. Çocuklar da koştur koştur gidiyor geliyor ve bağırıp çağırıyorlardı.. Kurbağalıdere’nın suyu yeşildi, bir martı aniden suya daldı ve bir balık ağzında fırladı dışarıya.. diğer martılar da peşine takıldı… Ağaçlar ilerde yeşil ve koyu yeşil rüzgarda dalgalanıyor, dallar, gövdeler kahverenginin tonlarında çevreye doğallık ve sevecenlik yayıyordu.. Gidenler gelenler.. hava atan gençler birbirlerine.. dere üstünde türlü deniz araçları.. büyükler küçükler.. yelkenliler şunlar bunlar.. hepsi hepsi uzun yüzeyinde salınıp duruyor hafiften hafife…

Kurbağaları arıyorum derede yok. Nerden geliyorsa bu isim bu dereye.. Demek ki diyorum içimden eskiden kurbağalar yüzermiş, sonradan da lağım sularının karışmasıyla bokludere oldu ve yıllar yılı da öyle anıldı. Haliç’in de öyle anılması gibi.. Bir zamanlar Haliç de dışkı kokuyordu.. Çünkü bütün İstanbul’un pisliği Haliçe akıyordu ve insanların burunları kırılıyordu kokudan.. Kurbağalıdere’yi solluyorum, git gide Yoğurtçu parkının oraya çıkıyorum, kalabalık da gittikçe artıyor artıyor.. Sonra Moda’ya doğru kıvrılıyorum. Bir yere oturuyorum parkın orda, iki ayyaş hem kafayı çekiyor hem de abuk sabuk konuşuyorlar. Saçma sapan şeyleri uzun dedikodular, küfürlü bağrışlarla birbirlerine anlatıyorlar da anlatıyorlar..

Parkın yeşilliğini geçiyorum. Türlü ağaçları görerek renklerine dallara ve yapraklara bakıyorum. Kuşların tünemelerine, dallarının arasında sallanmalarına böyle bakıyorum da bakıyorum.. Mavilik içinde tek tük renkli renkli bulutlar görüyorum.. Martılar uçuyor da uçuyor.. Koşu yolunda gençler koşturuyorlar da koşturuyorlar. Çocuklar da bir çığlık bir çığlık.. Hem koşuyorlar hem bağırıp çağırıyorlar.. Çiçekler ve ağaç yaprakları, kuşlar, kediler uslu uslu duruyorlar ve köpekler de hemcinsleriyle koşturup rahatlıyorlar…

Niye bu küçücük Moda iskelesine koşturuyor insanlar çünkü yer bulamayacakları kadar küçük bir mekan. Belediyenin büyük hizmeti ama kitaplar mahzun kalıyor kimse dönüp kitaplara bakmıyor, belki bir çay içimi gidilir oturulunur.. ama karşıdan görülen adalar, Fenerbahçe burnu insanın içini çekiyor oralara doğru.. Dalgalar da mini mini adımlarla sahilleri dövüyor ve bir alışkanlıkla insanlar yürüyor yürüyor.. Gençler sosyalleşmek ve birbirleriyle tanışmak için köpekler de yanlarında yürüyorlar yürüyüş yollarında Kurbağalıdere’ye doğru.. Ama denize doğru bakılıyor.. deniz güzel ve yelkenliler özellikle bir güzellik katıyor denize ve gökyüzüyle bütünleşik bir şekilde ve beyaz yelkenliler kuğular gibi süzülüyor denizin yüzeyinde.. Müzikçi gençler gitarlarıyla büyük kayaların üzerinde Kalamış’a doğru oturmuşlar ve çalıyorlar da çalıyorlar…

Bir güzellik bir güzellik içinde kartpostal manzarası sunuyor. Yelkenliler açılmışlar Heybeliada’nın oralara doğru.. Gökyüzünün maviliği açılıyor ve ağaç yapraklarının yeşilliği, denizin maviliğiyle bütünleşiyor hemhal oluyor… Resimsel olarak ancak buralar ifade edilebilir diye geçiyor içimden. Kelimeler kifayetsiz kalır anlatmakta buraları.. Buralar ancak ressamın fırçasıyla anlam bulur…

Moda’nın ara sokaklarında tarihi evleri görerek geçmişe gidiyorum. Tarihsel şahsiyetlerin, sanatçıların evleri bunlar.. Şurada burada kalıyor olmaları önemli.. Mütehitler yıkmamışlar, kandırmamışlar insanları Allah’tan.. Nice öyle arada sırada beliren evler görüyorum. Tek katlı, iki katlı evler sokak aralarında diş diş sırıtıyor bizlere geçmişten numuneler olarak yansıyor.. Tarihin, geçmişin, insanın anılarının yansımaları olarak…

Bir Cevap Yazın