Sanatçı Dostlarla Birarada Birgün…

Ümit Gezgin

4 Kasım 2022, Cuma

Yıllar çabuk geçiyor.. Yazarların yazılarına bakıyorum da onlar bile tarih oluyor. Nurullah Ataç‘ın okuduğum kitaplarından biri olan, Karalama Defteri ve Sözden Söze kitaplarında yazılan yazılar bile eskidi.. Zaten yazı da insan hayatı gibi değil midir, yine kitaplar da böyle.. Eskiyor.. ama bazen eskilikleri onların yenilikleri anlamına gelir.

Nusret Karaca hocayla, Kadıköy Çarşı’da..

Ataç, “Neden beğenmiyorum yazdıklarımı?” diyordu. Gerçekten de belli bir noktadan sonra Ataç da her gerçek yazar gibi, kendi yazdıklarını sorgulamaya başlıyordu demek ki.. böyle bir beğenmeme durumu yaşıyordu.. Ama sadece edebiyat için değildir yazıları beğenmeme veya yazdığı kitabı okumama olayı.. Ressamlar da her yaptıkları resimleri beğenmezler.. Bunun için atölyelerinde yaptıkları resimleri ters çevirir, onları görmek istemezler… Yenilerine belki de yelken açmak için yaparlar bunu.. Kimbilir.. Ben yüz yüze bakmak isterim resimlerimle.. Onların bana sürekli yeni ilhamlar vermek istediğim içindir belki de bu.. Bilemem tam… Zaten sanat her şeyin berrak ve billur bir vaziyette ortada olmaması hadisesi…

Kurbağalıdere

Sabahın erken saatlerinde kalkarak kahvaltımı hazırladım ve yaptım. Sokak kedileri için mama hazırladım. Kitaplarımı, resim defter ve kağıtlarımı hazırladım ve sokağa çıktım. Hafif rüzgar vardı. Ağaçlar uğulduyordu ve bazı apartmanların balkonlarında aileler çay kahve içiyor, telefonlarına bakıyorlardı. Fuat Paşa Caddesi’ni döndüm. Aşağıda yeni bir modern köşk yapılıyordu bir yıldır da bitmiyordu.. Yanındaki eski apartman yıkılmış, yeni apartman yapılacaktı.. Bozuk kaldırım taşlarına dikkatle basarak ilerlerken, karşıdan gelen köpekli kız bir yandan da telefonuna bakıyordu. İki tane motor bağıra bağıra asfaltta ilerledi. Gökyüzü mavi ve martılar beyazdı…

Tuğrul Çutsay, Nusret Karaca ile Yoğurtçu Parkı’ndaki kafede..

İlerlemek iyiydi.. Ne de çok yeni bina yapılıyor ve eskileri yıkılıyordu buralarda. Yürüyerek İstanbul’u dolaşıyor ve her tarafta yıkılan, yapılan binalar görüyordum. Depreme dayanıklı hale getirmek için herhalde bu binalar yıkılıyordu durmadan ve yenileri yapılıyordu…

KADIKÖY ÇARŞIDA NUSRET KARACA HOCAYLA KARŞILAŞTIM

Kadıköy’e indim yürüye yürüye ve şaşkın binalara bakarak ve Kurbağalıdere‘nin buğulu yüzeyinde uçuşan martılara bakıp, resimlerini çizip, fotoğraflarını çekerek… İmge Sahaf’tan Refik Halit Karay’ın sevdiğim bir kitabını aldım. Ordan da çarşı içine, ileri doğru, zabıtanın ve eski küçük kilisenin bulunduğu yerdeki Güven Kırtasiye‘ye giderek resim defterlerine baktığımda fiyatlarının yine zamlandığını görünce almaktan tam vazgeçiyordum ki.. alayım.. resim çizecek kağıdım kalmadı.. sonra da Delta Kağıt’tan da toptan resimlik kağıt alarım, dedim kendi kendime..

Tuğrul Çutsay ve Alp Özeren’le Fırın Kafe’de…

Ama ne kalabalık ve ne kalabalıktı çarşı içi de.. Yabancılar.. Ruslar, Ukraynalılar, Araplar, İranlılar, İngiliz ve Almanlar vardı sokaklarda, çarşı içinde.. orda burda… Neşe içinde yürürken onlar.. bizimkiler somurtuk önlerine bakıyorlardı. Yabancının her birinin elinde bir dondurma yalanıp yalanıp lüks vitrinlere bakıyorlar, en pahalı lokantalarda tıka basa midelerini dolduruyorlardı.. Haldun Taner tarihi tiyatro binası bir türlü bitmiyordu.. Eminönü’ne giden vapur iskelesi üstündeki İstanbul Kitapçısı‘na bir çay içimi için uğradığımda küçük bardak çayın 6 liradan 9 liraya çıkarılmış olmasına moralim bozuldu.. Genelde öğrenciler geliyor, çay kahve içip kitap okuyup sohbet ediyorlardı. Şimdi onu da yapamayacaklardı.. Git gide hayat zorlaşıyordu ve üzüntü içinde Çarşıiçi’ne tekrar döndüm.. Tek başıma yürürken karşıdan güler yüzüyle Nusret Karaca hocayla karşılaştım.. Hem bir özçekim yaptık birlikte.. Hocam, dedim.. genelde mekan içinde fotoğraflar çekilmemiştir tarihimizde.. Biz mekan içinde, sokakta, meydanda çekilelim de sadece biz değil, aynı zamanda insanlar da olsun.. tarihe mekan içinde çekilmiş fotoğraflarımızla kalalım, dedim…

Alp Özeren, Tuğrul Çutsay’a kitabını imzaladı

Ayaküstü konuştuk Nusret Karaca hocayla.. Halk Eğitim Merkezleri ve kültür sanat merkezlerinin ve kurumlarının desteklenmesi gerektiğini, söyledik. Kültürün ve sanatın gelişmesi gerekiyor. Meydanlara, parklara, oraya buraya konulan heykellerin de tam estetik ve güzel bir şekilde olması lazım.. Ayrıca kültürle ilgili kurumlar korunmalı ve kollanmalı ve de özellikle Kültür Bakanlığı da kültür sanat kurumlarına ve Sanat Galerileri’ne gerekli desteği vermeli.. Elbet sadece sanat galerilerine değil, kitaplara, kitapçılara, kültür sanat kurumlarının tamamına ve edebiyatçı, şair, ressam, tiyatrocu, müzisyen.. gibi birçok sanatçıya da gerekli desteği Kültür Bakanlığı vermeli.. Ama tam verdiği söylenemez.. daha fazla desteklemeli…

Tuğrul da Üvercinka’yı Alp’e hediye etti..

Kafeler alışveriş merkezleri, pastane, fırın, kırtasiye, kitapçı gibi yerler dolup dolup boşalıyordu. Çarşı içi genelde gençlerin rağbet ettiği yerlerden biriydi.. çünkü kafelerle de doluydu ve gençler birbirlerini yine buralarda gördükleri için buralara geliyorlar ve yine buralarda alışveriş yapıyorlardı…

Hocadan ayrıldım. İlerledim ilerledim.. Kalabalık git gide artıyor, kaldırımlar yeniden döşeniyor, yollar kazılıyor ve düzgün, adeta kırılmaz, yüz yıl dayanacak kalınlıkta ve sağlamlıkta taşlar yerleştiriliyor gibi duruyordu…

TUĞRUL ÇUTSAY, NUSRET KARACA İLE YOĞURTÇU PARKI’NDAKİ KAFEDE

Kurbağalıdereye doğru yürüdüm. Resim çizecektim ve yürürken de bol bol fotoğraf çekiyordum. Giden gelen insanlara, kayık, tekne gibi deniz araçlarının bağlı olduğu derede martılar da bir çığlıktır uçuyor, adeta kendi aralarında dinmeyen şarkılar söylüyorlardı.. Köprü eski köprü değildi, yeni yapılanın da herhangi bir kişiliği yoktu. Kişiliksiz şeylere ne kadar meraklıydı toplum. Tarih ve kimlik hiç ilgilendirmiyordu toplumu.. Günübirlik yaşamak ve ölmek istiyordu. Tarih, doğa, estetik hiç umrunda değildi.. Varsa yoksa karnı doysun sırtı pek olsun.. Bunun dışında başka bir uğraşı ve isteği yoktu.. Midesi onun için çok önemliydi.. Yatıp kalkıp midesinin selameti için dua ediyordu. Açlıktan çok korkuyordu.. Açlığını dindirdiği ve garantiye aldığı zaman da, gezme tozma, eğlenme geliyordu onun için…

Okuldan arkadaşım Tuğrul Çutsay’a telefon etmiştim ve Alp Özeren’in de geleceğini söylemiştim. Yoğurtçu Parkı içindeki belediyenin kafesinde buluşacağımızı belirttim. Gittiğimde Tuğrul Nusret hocayla konuşuyordu. Benden önce gelmişti.. Nusret hoca da eşi Rennan hanımı bekliyordu. Ayaküstü konuştuk.. Oturduk fotoğraf çektirdik.. Çok önemliydi bu fotoğraflar.. Ben fotoğrafları önemsiyordum.. Kalıcı olan bu fotoğraflardı.. Bizi geleceğe gönderiyor, geçmişle, kendi geçmişimizle bağlantılarımızı kuruyorduk.. Gençliğimizi hatırlıyor, gençlik fotoğraflarımıza bakarak kıyaslıyor ve zaman kavramının ne olduğunu çok daha iyi anlıyorduk böylece…

Üvercinka Dergisi hakkında da konuştuk.. Tuğrul’un elinde son sayıları vardı, sağolsun bana hediye etti okumam için.. o da biliyordu edebiyatı sevdiğimi.. çizmek kadar yazmayı da sevdiğimi ve öykü, roman, günce denemelerimin olduğunu biliyor.. Gerçekten de lise yıllarından beri yazarım.. Ressamlığım ilkokula kadar iner.. Zaten öyle değil midir.. ilkönce ressamlık, çizgi ortaya çıkar.. daha sonra da yazı.. Resmin tarihi elli bin yıldan fazladır.. yazının tarihi de altı bin yıldır…

Çizeceğim yeni resimler çizeceğim.. Çizmek önemli diyor Tuğrul.. Şiir için de Nusret hoca güzel şeyler söylüyor.. Ben de resim defterimi çıkardım ve önceden çizdiğim Kurbağalıdere resimlerimi boyamaya başladım suluboyayla.. Nusret hoca da elbet anlık izlenimler halinde benim de şiirlerim.. Sıcağı sıcağına yazar ve öyle bırakırım, diyor.. Üzerine sonradan ekleme çıkarma yapmam.. Sıcaklığını, tazeliğini korumak lazım şiirin.. Ben de resimde onu düşünüyorum…

Hava karardı. Alp’i bekliyorduk.. Kafe kapandı.. Biz de kalkalım Alp’le buluşup, yukardaki Fırın Kafe’ye gideriz, biraz da orda otururuz, dedik.. Yola çıkmıştık ki Alp ilerden elinde torbayla göründü.. kucaklaştık…

ALP VE TUĞRUL’LA BİRLİKTE KAFEDEYİZ…

Dostlarla birlikte olmak önemli.. Yarın da Ruşen Eşref Yılmaz hocayla buluşup, değerli ressam arkadaşımız Figen Batı‘nın atölyesine gidecek, F Sanat Galerisi‘nde açacağımız karma sergi hakkında konuşacağız…

Hava karardığı halde hava soğumamıştı.. Güzel, ılık bir havaydı.. Kafe de kalabalıktı.. Hatta içerde Rus turistler de vardı.. Konuşuyordu da konuşuyordu insanlar.. Ne çok seviyordu insanlar konuşmayı.. onlar için konuşmak önemliydi demek ki.. konuşmadan yapamıyorlardı…

Müziğin toplumu etkileme gücünden haklı olarak bahsediyordu Alp.. Yanlış müzisyenler kötü rol model oluyordu gençliğe.. Sesi belki güzel ve özgündü Zeki Müren’in ama.. hiç de ‘Sanat Güneşi’ olarak nitelenemezdi… Bütün sanat alanlarını kuşatan bir insana takılabilir bu lakap.. Böyle bir sanatçı profili olmadığı için de Sanat Güneşi kimseye dememek lazım.. Keza sanat alanında ‘imparator’, ‘diva’.. gibi lakapların da söylenmemesi lazım..

Haklıydı Alp.. Ahlak da bu konuda ölçüttü.. Ahlaksızlığın baştacı edilmemesi lazım.. Sanatla uğraşan insanların da her konuda daha dikkatli olması gerektiğini söyledi Alp.. Toplumun, özellikle gençlerin örnek aldığı insanlardı popüler sanatçılar, bunların da önde gelenleri olan müzisyenler…

Faydalı bir sohbet oldu bu toplantı.. Üvercinka Dergisi’ni Tuğrul hediye etti Alp’e.. O da yazdığı Müzikritik kitabını imzaladı Tuğrul’a.. Fotoğraflar çekilerek ayrıldık, bir dahaki sefere buluşmak üzere…

Bir Cevap Yazın