Kent Yaşam ve Estetiğinde Hayvanlar

Dr. Tuncay Gezgin

Sanat Tarihçi, Akademisyen

Ara sıra geçtiğim bir yol üstünde hep, kah karşısındaki caddeden vızır vızır geçen araçları sert bakışlarla seyrederken  kah araç trafiğinin uğultusuna hiç aldırmadan kıvrılarak derin uykuya dalmış olarak  rastladığım kediyi uzun zamandır görmüyorum artık. Bütün zamanını bir apartmanın tel örgüyle çevrilmiş küçük bahçesinde geçiren bu hayvan, sağı solu bir parça düzeltilmiş bahçeden kovulmuş anlaşılan. Beni her gördüğünde şaşıran ve caddeye fırlattığı sert bakışlarıyla bana da bir müddet bakan bu kediyle merhabalaştıktan sonra buzlar erirdi. Önüne bırakılmış kuru mamalar olmasına rağmen, yeni ve sanırım hayal ettiği bir yiyeceğin heyecanıyla kuyruğunu sallar, merakla hareketlerimi takip ederdi. 

Sırf onu görmek için yolumu değiştirip buraya geldiğim çok olmuştur. İlk görüldüğünde bir aslan gibi kükreyecek sanılan kedi pek yumuşak huyluydu aslında. Bakışlarındaki sertlik vahşiliğinden değil derin düşüncelere dalmış olmasındandı zannımca. Bu sebeple bir filozof edası sezerdim onda. Birden dile gelse ve hep seyrede durduğu şu araç kalabalığından bahsi açıp hayatımız hakkında birşeyler söylese şaşırmayacaktım.

Bilenler bilir kedilerin her hali insana benzer. O yüzden kedilerle konuşan çoktur. Onların kendilerini anladığına ve cevap verdiğine inanırlar. Bu durum modern kent insanının içine düştüğü yalnızlık sonucu değildir. Eski hayatımızda da öyle.  Hüseyin Rahmi’nin eserlerinde komşu kadınlar kedileri mahallenin bir sakini gibi görürler. Sadece birbirleriyle konuşmaz kedilerle de konuşurlar. Bazen onlarla tartışır, atışırlar. Bazen bilgi alırlar; “ geçen akşam bekçi o gubat diliyle yangının yerini bir türlü anlatamadı da acaba nerede diye merak edip söylenirken kedinin biri damdan tane tane, “Doğancılar’da.. Doğancılar’da..” diye tekrar tekrar haykırmasın mı?.. ”. 

Kediler bir birey gibi insanlar arasında yaşıyor olsa da yine de insan kurallarına uymaz, tabiattan ayrılmaz. Ya köpekler. Ne yapsınlar o koca gövdeleriyle. O kadar çok göz önündekiler ki. İnsanın öfkesinden kurtulmak için yeri gelmiş onlardan daha medeni olmuşlardır. 

Bu iki hayvan da toplum nazarında yine de birbirinden ayırt edilmez. Bir parça kediler önde olsa da neredeyse eşit muamele görürler. Kedilerin de köpeklerin de bizim toplumda eriştikleri yücelik ve bağışın ne derece yüksek olduğundan Ahmet Rasim bir yazısında bahseder; Kedilerin büyükleri  ciğer, yemek sularına batmış lokmalar ile, küçükleri süt paparalarıyla hatta emzikle beslenir. Lohusa yatakları hazırlanır. Yedisinde şerbetler yapılır dağıtılır. Elden ele kucaktan kucağa yataktan yatağa alınır, gezdirilerek sevilir. Köpekler için semt, sokak ahalisi yer yer suluklar yaparlar, yemek artıklarını belli köşelere koyarlar, uyuz olanlarını katranlı paçavralara sararlar, lohusalara yatak sererler, yağmurdan, güneşten korunmaları için tente kurarlar. Ev içine alınmasalar da dışarda çok içten davranılır yalnız kuduranları öldürürler.

Bununla beraber bir ara Avrupai kent isteyen yöneticiler bu hayvanlara pek iyi davranmamıştır. Yüzlerce yıl kent sokaklarında serbest dolaşan köpekler bir zaman gelmiş göze batmış, kentin dışına atılmak istenmiştir. Bazı batılı kurumlar teşvik edicidir. İstanbul’daki on binlerce köpeği gaz odalarında medeni bir şekilde öldürdükten sonra kemiklerinden nasıl zamk ve pudra yapılabileceğini bilimsel olarak anlatırlar. Operatör Cemil Paşa belediye başkanı olduktan sonra böylesi bir  operasyona girişmeye teşebbüs etmiştir. Beşir Ayvazoğlu’nun yazdığına göre, kediler de 1937 yılındaki tifo salgınında insanlara hastalık bulaştırdıkları iddiasıyla hedefe konmuştur. Bir kediyi öldürüp getirene beş kuruş ödenecektir.

Zehirlemek, gaz odasına sokup gebertmek, boynundan yakalayıp bir yere tıkmak, leşini kuyruğundan sallandırmak gibi yöntemler halkın değil batılı kentlerin özlemiyle yanan  bir kısım yöneticilerin işi olmuş. Halk bu hayvanlara yüzlerce yıl geriye giden sağlam bir gelenekle hep sahip çıkmış. Van Mour’un bir resminde sokak kedilerin bir ciğercinin çevresini sardığını görürüz. Kedilerden biri hatta göğsüne kadar tırmanmıştır. Ciğerci onları kovalamak için bir hareket yapmıyor. Anlaşılıyor ki niyeti beslemek. Belki biri parasını peşin ödedi. Servetini mancacılığa vakfeden simalarla dolu tarihimiz. 

Şehrin her noktasında kedi köpek besleniyor. Ama bu işin en şenliklisi cami avlularında oluyor. Zira özellikle bazı cami avlularında esaslı kedi kolonileri var. Hekimoğlu Ali Paşa Camii bunlardan biri. Burada onlarca kedi yemek saatinde çekilmiş oldukları köşelerden yavaş yavaş çıkıp toplaşıyor. Bazısı sabırsız avlu kapısına kadar çıkıp yolu gözlüyor. Sonrası biraz hırlamalı toplu bir ziyafet. Yemek getiren civardan birkaç kadın. Sümbül Efendi de öyle. Yalnız burada bir defasında ziyafetin pek tumturaklısına rastladım. Bir kadın kedilere sofra kurdu. Herbir kedinin önüne altında kağıt peçeteler olan ayrı bir plastik tabakta yemek koydu. Hayvanları eğitmişti. Kediler kendi önünden yedi başkasının tabağına bakmadı. Burada hırlama yoktu. Kovalama ve çalma yoktu. Arsızlığa niyet eden bir tanesini konuşarak düzene soktu.  Gelmemiş olanları yine kedilere sordu. Uslu uslu yemeklerini bitiren kediler bir köşeye çekilip yüzlerini gözlerini yalayıp yıkamaya başladı. Doğrusu ben kadının herbirinin ağzını peçeteyle sileceğini sanmıştım.  En sonunda kadın tabakları tek tek topladı. Ve herkesin doyduğundan emin olarak gönlü rahat avlunun kapısından çıkıp gitti. 

Kedi de köpek de esnek bir kentlidir. İnsanın en ince ayrıntısına kadar kendisi için tasarımladığı bu büyük kent makinesinin hem içinde hem dışında bir hayatları vardır. Kentin, insanın telaşlı saatleri içine zaman zaman girer, durmaz  çıkarlar. Her yerde kediye köpeğe rastlamak mümkün. Ama yine de kendilerine seçtikleri özel yerler var.

Nerede bu kediler; dükkan önlerinde, merdivenlerde, gaz kutularının üstünde, otomobillerin tepesinde ya da altında, kapı önlerinde. kapıya konmuş sandalye ve tabureleri  boş buldukları zaman üstünde, ısrarlarına dayanamayan esnafın vitrininde, kenara bırakılmış motorsikletlerin koltuğunda, atılmış kutuların içinde, buldukları bir oyukta, ağaçlarda,  çatılarda, kaldırımda, mezarlıklarda,  kavuklu ve fesli mezartaşlarının tepesinde, cami avlularında, cami içinde, kendileri için hazırlanmış kedi evlerinde, bahçe duvarlarının üstünde, camları kırık boş ahşap evlerde, sokak müzisyenlerinin enstrüman çantalarında bozuklukların arasında.

Köpekler kalabalıkların içinde, üst geçitlerde ve yoğun  yaya akışının olduğu kaldırımlarda tam orta yerde, otopark önlerinde, yürüyen merdivenlerin önünde, metroya giriş ve çıkışlarda, istasyonda, yoğun ziyaretçisi olan mezarlıkların derinlerinde, bazen kediler gibi sessiz bir cami avlusunda cumaları cuma kalabalığına aldanmış olarak, içerde istenmediğini bildiğinden girmeye teşebbüs etmeksizin cümle kapısı önünde, kravat takmış insanlar gibi medeni bir tavır içinde fakat sabırsız ve muzip tasmalı olarak sahipleriyle beraber gezintide, iskele önünde, kendini gizlediyse vapurda, tek başınaysa ürkek birkaçlı grup halindeyse kabadayı devriyede, geçen arabalara havlamak için cadde kenarında, karşıya geçmek için ışıkta bekleyen insanların arasında onlardan daha sabırlı olarak, daha çok boş vermiş halleriyle çoğunlukla aç karınla yanlarından vızır vızır geçen tıka basa doymuş tok insanlar nerdeyse onların arasında derin uykuda.

Tanpınar, Aziz Mahmud Hüdai’nin “ Günler gibi geçmekteler/ Kuşlar gibi uçmaktalar” beytini,  hiçbir hikmetin teselli edemeyeceği bir hüzünle çok sevdiğini söyler. Ben de ne zaman uçan kuşlara baksam mahzunlaşırım. Kuşlar bana geçip gidenin aslında o telaşla peşinde olduğumuz dakikalar saatler değil ömrümüz olduğunu hatırlatır. 

Güvercinler gökyüzünün her yerinde uçup duruyorlar. Parklarda meydanlarda toplaşıyorlar. Ağaçlarda, direklerde, tellerde. Kubbe ve minareler çevresinde. Ahmet Haşim’in güvercinler için yaptığı tespit çok yerinde; “Sinan’ın en hakiki hayranları…bu lacivert kanatlılardır. Çarpık ve bozuk, kimliksiz yapılara itibar etmezler. Düyun-ı Umumiyenin damları üstüne bir güvercinin konduğunu henüz kimse görmemiştir.” Güvercinler bizim mimarinin tamamlayıcısıdır. Birçok mimari eserdeki kuş evleri bir yuva olmasının ötesinde bunun ispatı niteliğindedir.  İçerde çininin süslediği camiyi dışarda güvercinler süsler. Osman Hamdi bir iç mekan resminde nasıl çinileri titizlikle resmetmeyi seviyorsa dışarda güvercinleri bir çini esprisinde kullanır. 

Bir de sığırcıklar var güvercinler gibi. Onlar da bazı zamanlar kubbe ve minareler çevresinde akşam saatlerinde toplaşır. O harikulade ayinlerini kubbeyi merkeze alarak süratle kah  açılıp kah kapanarak ve cıvıl cıvıl bir ilahiyle yaparlar. Birkaç defa Fatih camii ve Sinan Paşa Camiinde şahit oldum. Ezanlar sustuktan bir müddet sonra sessizce dağılıyorlar.

Martılar sadece deniz kenarında değiller şehrin içlerine dek yayılıyorlar. Badi badi yürüyüşleriyle çöplerin etrafındalar. Vapurların arkasında  bir parça simit peşinde çığlık çığlığa kanat çırpıyorlar. İnsanların sevinçlerine, gülüşmelerine, hayret nidalarına karışan, bu takipte büyük bir mücadele, aldatma, ayağı kaydırma oyunları var.  Kursak doldurmak adına. 

Bazen onları pek yükseklerde ufuklara doğru uçarken görmüşümdür. Bir parça simit için bir kokmuş balık için didişmeyi terketmiş olarak. Hiç pas vermeden vapurların arkasına takılmadan, gökdelenlerin tersine güneşe, bulutlara doğru uçan bir martı gördüğümde ha işte özgür martı diye düşünüyorum. Oysa yok öyle bir şey. Tok martıdır o. 

Kargalar kaldırımda yürürken tepemden aşağı az ceviz atmadılar. Ama hiçbir zaman kafamı tutturamadılar. Bazen önüme düşürdükleri cevizleri almaya niyet ettiğimde benimle kavga ettiler. Kimseden korkuları yok. Bundan eminim. Bir defasında balkondaki kudret narlarını yediler. Belki saksıya sakladıkları cevizleri bulup aldığımızdan intikam için. Kudret narlarını yiyen iki kargaydı. Karşı binanın balkonuna, elektrik direklerine konarak aralarında gizlice konuştuklarına şahit olmuştum. Sonra baktım narlar yenmiş. Meğer onu planlıyorlarmış. Fırtınalı havayı seviyor gibiler. Kuvvetli bir rüzgarın estiği soğuk birgün Gülhane’de tek onlar vardı. Ağaçlar arasında sevinçle uçuyor, çimenlerde zıp zıp zıplıyorlardı.

Kent hayatında atlarla pek tanışıklığım olmadı. Binlerce yıl insanlarla savaşlara koşan, onu sırtında taşıyan hayvanı, ben çocukluğumda yük çeken yorgun bezgin sıska hayvanlar olarak tanıdım. Arabaya bağlı ve at gözlükleriyle bu hayvanlar biraz aramızda da değil gibiydiler. Bazen onların donuk gözlerine baktığım, içindeki acıyı ve sessiz bir haykırışı hissettiğim olmuştu. Tıpkı o zamanlar  kalın zincir boyunlarında sokak sokak dolaştırılıp oynamaya zorlanan ayıların gözlerinde gördüğüm  gibi.  Bu yüzden atların gözlerine bakmaktan kaçınır, kuvvetle nefes alırken açılıp kapanan burun deliklerine, sinekleri kovmak için sürekli salladığı kuyruğuna ve boynundan dökülen yelelerine bakıp eğlenirdim.

Bir keresinde evimizin önündeki arsaya kendiliğinden iki at gelmişti. Ümit abimin daha yüksekçe olan kır ata bindiğini hatırlıyorum. Galiba alçak boylu doru at da yanlarında giderdi. Demek ki şehrin sokaklarında o zamanlar at sürmek imkanı vardı. Abim koşumsuz ata nasıl binerdi nasıl sürerdi bilmiyorum. Hem hangi cesaretle. Kovboy filmlerinin etkisi çoktu muhtemelen. Ama bugün o günleri düşündüğümde, diğer alçak boylu attan dolayı, aklıma kentin göbeğinde bir kovboy değil ata binmiş bir Don Kişot geliyor.

Doğaya salınmış olarak kırda rastladığım bir grup at farklıydı. . Bir tepeden diğerine koşuyor, şaha kalkıyorlardı. İnsanı ürküten müthiş bir kuvvet ve enerjileri vardı. Bunlar benim şehirde gördüğüm bezgin atlara hiç benzemiyorlardı. At sahibine göre kişnermiş. Sanırım kent atlarındaki bezginlik kent insanının mutsuzluğunun yansıması idi. Yarış pistlerinde koşan atlar onun hırsının,  azgınlığının.

Kent yaşamına ayak uydurması imkansız birçok hayvan sırf insanın menfaati için kentte yaşatılır.  Bu menfaat bağlamında türlü türlü işkenceler edilir onlara. Yunuslar eğlencelik havuzlarda. Aslanlar kaplanlar camdan kafeslerde lokantada, köpekbalığı gece kulübünde akvaryumda. 

Büyük şehrin hayvanat bahçesinde Ahmet Haşim derin bir dram görür. Hayvanat bahçesi denilen yer aslında bir gurbet ve ızdırap bahçesidir. Kuşlar kafeslerde sonsuz bir hüzün içinde düşünüp durur, şempanzeler bir felaketzede gibi birbirine sarılmış ağlayıp hıçkırarak sallanmaktadır, bir pars kızgınlıktan kendi etine dişini geçirmeye çalışır, gururlu  bengal kaplanı esir çehresini göstermemek için inatla sırtını kalabalığa dönmüştür, aslanlar dargındır, kurtlar tesellisizdir…

Ya peki hayvanat bahçesinde olmayan fakat kente çarpan yaban hayvanları ne yapıyor. Bir yaban domuzu aç kalmış, yiyecek bulmak umuduyla kendini boğazın sularına atmış, karşı kıyıya çıkmıştı. Çıktığı yerde önce otomobillerle karşılaşmış onlarla vuruşmuştu. Gücünün yetmeyeceğini anlamış kaçmıştı önlerinden. İnsanlar da arkasında taşlar ve sopalarla koşturmuştu. Domuz bir yalının bahçesine kendini zor atmıştı. Ama orada da kıstırılmış kafasına gelen taşlardan tahta parçalarından korunmak için bir köşeye sinmişti. Sonradan belediye ekipleri gelmiş vücuduna saplanan iğnelerle onu uyuşturmuş ve kentin dışına doğal yaşam alanına götürmüşlerdi. Zavallı kahraman domuz. Kentin kendisi için ne demek olduğunu anlamıştır artık. Oysa top üzerinde yürüyebilse, şaklabanlıklar yapsa bir sirke yerleştirirlerdi onu. Kent insanı sever böyle acayiplikleri. Boğazın serin sularını geçmesine gerek kalmazdı. Oturduğu yerde domuzcasına yerdi. 

Güneşli bir gün cadde kenarındaki kaldırımda yürüyordum. Beyaz kanatlı bir kelebek sanırım  kentin dışına ulaşmak için yola çıkmıştı. Küçük parkların, balkonların yeşilliği yetmemiş olacaktı ona. Rüzgarda savrulan bir yaprak gibiydi. Yukarı aşağı inip çıkarak ilerledi. Bazı dükkanların kapılarına yanaştı. Suni kokular saçan tütüncüye uğradı. Büfelerin kapısından içeri baktı. Bazen tentelerin üzerinden uçtu bazen aşağı indi. Manav reyonlarında daha bir alçaldı. Yeşil kabuklu mandalinaya kondu. Pek oyalanmadı. Ben yoluma devam etmişken baktım ki yine önüme çıktı. Beni mi takip ediyordu acaba. Giydiğim turkuaz gömlek mi cezbetti onu. Bir müddet daha böyle gittik. O alçalıp yükselerek ben onun güneş ışıkları altında bazen ışıltı saçan beyaz kanatlarına bakıp ve sonra kısacık ömürlü diye onun kaderine üzülerek. Belki o da bende bir ışık, bir acayiplik, yürümemde, duruşumda onunki gibi dikkat çeken bir yalpalama görüyordu. Birbirimizle böyle oyalandıktan sonra o, bir ev firmasının önünde basamakların arasındaki yarıktan çıkmış cılız otlardan birine kondu. Arkama uzun müddet bakarak yürüdüm. Ama izlemedi beni. Takati kalmamıştı anlaşılan. Sonsuz kırları hayal ederek gürültülü bir kalabalığın gezdiği kaldırım kenarında tamamlayacaktı ömrünü. 

Bir Cevap Yazın