“Antik Kuntik” Bir Sanat Fuarı…

Ümit Gezgin

Nerden bilecektim ben bu fuarın antik kuntik bir sanat fuarı olacağını.. giderek ‘Çarşamba Pazarı’ndan hallice görüneceğini…

Bir sanatçı arkadaşımla fuarın yoluna çıktık. Bu cumartesi kalabalığı içine dalarak, ilk önce Kadıköy’e.. oradan da Beşiktaş’a geçtik. Dalgalı, kapalı gökyüzlü bir hava ve dağınık insan kalabalıkları.. Oraya buraya giden genç insanlar.. Herhalde bir kafeye filen giden yan gel yat yapacaklar, bol sohbet edip, kendilerinden geçecekler..

Zaten, arkadaşımla Beşiktaş’a iner inmez, vapurdan hurra! kalabalıkların boşanmasından ürkerek biz de indik.. Ee, haliyle belli yaştayız. çok yaşlı olmasak da çok genç de değiliz artık.. Dikkat ediyoruz.. Sağımıza solumuza bakarak, ürkerek bu yoğun harala hurala kalabalıktan biz de inerek tutunarak, bakarak, tedirgin indik.. yürümeye başladık..

Ben hem çevreye bakıyor, hem de bir iki fotoğraf çekeyim, sonra resmini çizerim, diyorum.. Arkadaşım da ne yapacaksın.. boş ver.. çizsen ne olur, çizmesen ne olur.. Kim sanattan anlıyor ki.. Boş gelmiş boş gidecek bir toplum bu toplum.. diyor. Ben de, yahu toplum için değil, kendim için çiziyorum.. Ontolojik bir hikaye.. diyorum.. Ne diyor.. Antoloji mi.. Dalgasını geçiyor kendince..

Bak, diyorum.. olmaz diyorum.. sanatı bütün olarak görmek gerekiyor, diyorum. Hayat sanatın bir parçasıdır, diyorum.. Geçenlerde sanatçı olmaya çalışan genç kuşaktan biri, en büyük sanatçı Ergin İnan‘dır dedi, diyorum.. Kahkahayla gülüyor.. Yahu, diyor.. Böcek ressamı nasıl en büyük ressam oldu.. En büyük olacaksa.. şekerlemeli İstanbul resimleri üreten Devrim Erbil olur.. Sonra ödülleri, kitapları, sevgilileri, müzeleri, yalıları.. her şeyi var.. Ergin İnan da kim onun yanında.. Bu büyüklük küçüklük kompleksini de anlamak mümkün değil.. Bu Türk resminin ve sanatının bir hastalığı, büyüklük küçüklük.. Öğrencileri, genç sanatçıları da böyle yönlendiriyorlar.. En büyük ressam Ergin İnan.. En büyük eleştirmen Ahu Antmen.. Yahu, Ahu, nasıl hoca olmuş Marmara Güzel Sanatlara bir ona baksınlar.. Öyle sosyeteye dahil olarak büyük eleştirmen, yazar olunmaz.. Bir kere sanat tarihçisi değil Ahu.. İkincisi eleştirmen değil.. Olsa olsa sanat yazarı denilebilir.. Bir uzmanlığı da yok.. Ama işte.. cehaletin gözü kör olsun.. Uyduruk bir AİCA var.. Dünya eleştirmenleri derneği falan gibi.. üfürükten bişey.. Bizimkilerden en başta Beral Madra bu işin başını çekmişti.. Sonra gelişti, değişti.. bunun içine torpille giren büyüklük hastalığına tutuldu.. Kavramsaldan başka sanat tanımayan cahil gençlik gibi.. Kavramın ne olduğunu bilmiyorlar. Bir tane kitap okumuş değiller hayatlarında.. Kavramsal sarmalına takılıp, oradan karınlarını doyuracaklarını sananlar hurra!.. oralara hücum ettiler.. Ali Akay taifesi.. Bir ara Levent Çalıkoğlu da bu sosyete bülbüllerinin arasındaydı.. Yırtındı yırtıntı.. Doğan Paksoy adam etti.. Dergilerinde yazdırdı, Milliyet Sanat’a soktu.. Sonra sosyete bülbülü olmayı başarınca şansı döndü.. paralandı.. yazmayı da bıraktı..

TIRMANDIK SANATÇILAR PARKINA DOĞRU

Süleyman Seba heykelinin oraya doğru başladık tırmanmaya.. Tırman babam tırman.. Ne kadar yokuşmuş burası.. Sonra bu tarihi konaklar, evler.. şimdi lüks kafelere, yeme içme dükkanlarına, tasarım merkezlerine, ajanslara..

Parkta türlü başarısız, uydur kaydır heykeller var.. Nedense başarılı heykel sanatı bizim ülkemize pek uğramamış.. Bu Sanayii Nefise Mektebi resim ve heykel üzerine kurulmadı mı.. Neden dünya çapında ressam ve heykeltraşlarımız yetişemedi.. Bunun sorumlusu kim.. Osman Hamdi mi. Yoksa sonradan gelenler mi.. Yerliler mi.. yabancılar mı… Akademinin yüz kusur yıl sonra gelen durumu bir tükeniş.. Akademi’nin ne adı kaldı, ne de sanı… Akademi’nin ressamları, heykeltraşları bir şey yapamayınca.. seramikçileri, sosyologları, anlamadıkları kavramsal sanata yöneldiler.. Ortaya özürlü bir takım insanları çıkararak, takıntılı alanlara gittiler.. Okumayan, en çok üniversite mezunu cahilin olduğu bir memlekette, kitap okuma oranlarının binde bir bile olmadığı bir toplumda sanat olamayacağını, sanatçı çıkamayacağını kimse kavrayamadı..

Parkın orada şöyle bir durduk arkadaşla.. çevreye bakındık. bir güzel heykel, o da ortalama bir güzellikle ve başarıda ancak Süleyman Seba duruyor…

SONUNDA GELDİK DAYANDIK ANTİK KUNTİK SANAT FUARININ KAPISINA

Sonunda geldik dayandık antik kuntik sanat fuarı denen yere.. Kapıda sanatsal heyecandan bayılanlar için herhalde bekleyen bir ambulans vardı ve şaşırtmıştı doğrusu beni..

İçeriye zor bela girdik.. sonunda.. Kimseler yok gibi.. Boş alanlar, salonlar, duvarlarda asılı gradosu düşük resimler.. heykel, seramik parçaları.. çarşı pazar esnafı gibi düzenleme ve dükkan parçaları…

Arkadaşım bu nasıl bir fuar, diyor. Diyorum ki bu bildiğin fuarlardan, sanat fuarlarından değil.. Bu antika fuarı.. Sanatı da yanına yedeklemişler.. Ağırlık antikacılarda.. Sanat da yapıştırma bıyık.. Zaten duvardaki resimlerin içinde öylesine çoluk çocuk resimleri gibi şeyler var ki.. Bunlara resim demeye bin şahit gerekir..

Haklı olarak arkadaşım da.. Yahu bunu benim küçük çocuğum da yapar.. hatta daha iyisini yapar.. Nasıl bunları sanat diye fuara, duvarlara asmışlar.. Sonra yerde bazı kısımda desenli halılar var.. Onlar ne ki.. Niye ki.. diyor. Haklı olarak.. Çünkü duvardaki resimlerin, orda burda sıkıştırılmış, tıkıştırılmış gibi duran, vazo, heykel, seramik pano şu bu gibi nesnelerin görülüp algılanmasını engelliyor…

İYİ GALERİLER, İYİ SANATÇILAR DA YOK DEĞİL

Fuarın bütün pespayeliğine rağmen, tek tük de olsa iyi galeri ve iyi sanatçılar yok değil. Bunların en başta geleni F Sanat Galerisi.. O galeriye doğru arkadaşımla ilerlerden, Ruşen Eşref Yılmaz‘la genç bir insanın sohbet ettiğini görüyor ve seviniyoruz..

Nasılsın Ruşen, diyorum, arkadaşı tanıştırıyorum. Havadan sudan konuşuyoruz. İlgi ve alakanın nasıl olduğuna getiriyorum sözü.. Yok, diyor, fazla yok diyor.. Bekliyoruz.. Biz bize bekliyoruz burada.. Resimden anlayan, bağ kuran da pek yok.. Bu aslında çok ciddi bir kültür sorunu Türkiye’de. Orta kuşak da kalmayınca, sanatla bağlantı kuran kalmadı.. Okuyan, inceleyen, düşünen de kalmadı.. Her şeye bir tüketim olayı olarak bakılıyor.. Resim, sanat eseri denilen şey, nesne bile.. tüketim kültürü ve alışkanlığı ve kullanımıyla algılanıyor artık.. Bilinç yok.. Kültür yok.. Böyle olunca da sanatla bağlantı kurulamıyor ve kişiselleşemiyor bir türlü sanat…

BOŞ SALONLARDA RAHAT RAHAT DOLAŞIYORUZ

Kimseler yok.. İyi bu. Rahat rahat dolaşıyoruz.. Resimler o kadar dip dibe asılmış ki, herhangi birini görmenin imkan ve ihtimali yok.. Yaklaşacaksın da yaklaşacaksın.. O kadar yaklaşsan bile resimleri algılayamıyorsun.. Dip dibe asılması bir kenara, bazılarını da yerlere koymuşlar.. Tam Çarşamba pazarı mantığı…

Ama gelenler için güzel.. rahat rahat gezebiliyorlar.. duvarlardaki renkli renkli tasarımlara, tuvallere, kağıtlara, baskılara, köşeye bucağa konulmuş heykelimsi, seramiğimsi şeylere, kavramsalsı düzenlemelere bir güzel bakıyorlar da bakıyorlar.. Bakmaktan ziyade de zaten daha çok kendi aralarında konuşuyorlar da konuşuyorlar.. bol bol dedikodu yapıyorlar…

FATOŞ, AHMET ÖZEL ÇİFTİYLE KARŞILAŞTIK

Koyu bir sohbete dalmış bir vaziyette Ahmet Özel’i görüyoruz. Yaklaşıyoruz. Eşi Fatoş da hemen arkada.. Birlikte bir fotoğrafını çekeyim, diyorum.. Gülerken yakalıyorum, güzel bir kadraj çıkıyor ortaya.. Allah’tan eşi dostu görüyoruz da fuarda olduğumuzu ve buranın antikanın yanı sıra bir sanat fuarı da olduğunu anlıyoruz.. Yoksa antikalar baskın hale geliyor ve antikalardan geçilmiyor…

DUVARLAR SİLME ESER DOLU

Duvarlar silme eser, resim, şu bu dolu.. Arkadaşım da bu kadar sıkışık nizam olur mu yahu.. diyor. Olmaz, diyorum ama.. kime diyorum.. Galeriler o kadar para ödemişler.. Elbette de her santimi değerlendirmek istiyorlar ve antikalardan da sanat eserlerinin değerli olduğunu düşünüyorlar ve yerde kalacağına duvarda asılı kalsın, diyorlar ve asıyorlar da asıyorlar resimleri duvarların üstüne altına.. her bir tarafına…

Ama düşünülmüyor.. bu sefer de eserlerin herhangi birinin görünmesi ve algılanması imkansız oluyor. Belli bir estetik yok.. Estetik düzen demek.. Düzen de ortaya çıkmıyor anlamına geliyor bu…

CEYLAN MUTLU’YU GÖRDÜM

Ceylan Mutlu’yu gördük.. Yaklaştım yanına, merhabalaştık.. Resimlerinin önünde güzel bir fotoğraf çekindik.. Güzel, orijinal resimler yapmış.. Pastel tonlar egemen, doğa ve figür içeren yorumlar…

Ceylan Mutlu resimlerinin önünde

Ceylan hanımın değişik dönemleri var. En önemlisi resme tutkuyla bağlı sanatçılardan… Her adımda sıcak duygularla yöneliyor resmine.. Gerek renk tercihleri ve gerekse de biçim ve kompozisyon duyarlılığı ve seçtiği konular, bir sanatçı duyarlılığın tercihleri olarak yansıyor resimlerine…

Müziğe karşı sevgi ve duyarlılığı had safhada Ceylan Mutlu’nun.. Zaten yaptığı resimlere de yansıyor bu. Figürü modernize etmek, soyutlaştırıp, kendi üslubu dahilinde yorumlamak ve çoklu figürü ortak kompozisyonun içinde, bir müzik topluluğu veya orkestrası halinde ortaya çıkarmak.. o kadar kolay değildir…

ANTİKALARIN ARASINDAN ÇIKIŞA

Arkadaşımla kapıya yöneldik, artık çıkalım, sıkıldık.. Böyle antik kuntik şey mi olur, diyecektik ki.. Güvenlik görevlisi bayan.. Burdan değil.. burdan çıkamazsınız.. Aşağıya, bodrum kata inecek.. oradan antikaların arasından geçerek, duvar dibine kadar gidecek ve yangın kapısından çıkacaksınız, deyince.. doğrusu şaşırıp birbirimize baktık…

Niye dedik.. Kapıdan çıkamıyoruz da bodrum katına yöneltiliyoruz.. Ve antikaları görmek zorunda bırakılıyoruz.. Hayır, biz sanat fuarı kısmı için geldik.. Antik kuntik vaziyet içine bizi sokamazsınız.. Biz burdan çıkacağız, dememize rağmen.. Kadın geniş gövdesini bize öyle bir gösterdi ki.. Çaresiz aşağı kata yöneldik..

Git git de.. bu çıkış kapısı nerede.. Her yer antika eşyalarla öylesine istila edilmiş gibi görünüyordu ki.. Herkes zorunlu olarak aşağı kata yönlendirilse bile.. Kimse sağa sola bakmadan kapıyı arayarak kendisini zor bela dışarıya atıyor.. Biz de sora sora Bağdat bulunur misali.. Sora sora yangın, çıkış kapısına doğru yöneldik ve hemen kendimizi dışarıya attık ve atar atmaz da ‘Dünya varmış!..’ dedik…

Bir Cevap Yazın