Sokaklara ve Karanlığa Dair…

Ümit Gezgin

İşte orda, böylece ve dikkatle bakarak.. yazı da yazılamayacağını ve resim de çizilemeyeceğini tam anlıyorum. Sanatdışı kalmış bir toplumun içinde yaşamak kötü elbet. Ama yapacak da bir şey yok. Kimsenin sanatla manatla ilgilendiği yok. Nasıl ilgileneceğini bilmiyor insanlar.. Bilseler ilgilenecekler.. Havuç ve pırasa daha önemli onlar için.. Açlıklarını bastırıyorlar.. Sonra tuvalet geliyor…

Orda bir yerde durmuş, ağaçlara, gelip geçen tek tük insanlara bakıyorum. Tedirgin birkaç kişi de bana bakıyor. Kem gözlerle bakıyor. Sonra daha dikkatle bakıyor.. Evlere, evlerin içinde yalnız ve tek başına kalmış insanları düşünüyorum. Fırtına çıkıyor bir anda.. Rüzgar.. yapraklar.. göz gözü görmüyor ve gök gürlemeye başlayınca, ben de ileriye doğru atılıyorum.. Kaldırım taşları yamru yumru, sekerek karşıdan karşıya geçiyorum. Zor bela.. Bela zaten karşıdan karşıya geçmek.. Her an bir taksi veya motor ezebilir adamı. Dikkatli olmak gerekiyor.

“Doğanın ve eşyanın insansal bağlamda betimlenmesi..” İnsansal betimleme, o kadar kolay değil tabi, insansal betimleme.. Nasıl olacak.. Orda öylece bekleyerek de bir betimleme gerçekleşmez ki…

Grillet, “İnsan nesnenin kendisidir.” der. Bakıyorum öylesine ve nesne insanlar geçit resmi töreni gibi kaldırımlarda ellerinde poşetler, çantalar.. Bir somurtuk yüzle ilerliyorlar. Nefret ederek birbirlerinden ve köpeklere, kedilere sevecen bakış fırlatarak gidiyorlar. Motorlarıyla geçenler, bağırtıyor motorları.. Araçlar kornalarını sonuna kadar çalıyorlar…

Ne kadar çok nesne ve ayrıntı var. Yapraklar, ağaçlar.. onların dalları, gövdeleri.. yerlerdeki çer çöp ve her şey… Bulutların gri görünümü yağmuru tetikliyor.. Islanıyor sonra her yer.. Işıklarda bekleyenler, sonra dükkanlar var.. Sabahtan akşama kadar açık, müşteri bekleyen dükkanlar.. Dükkan sahipleri de gönüllü köleler gibi.. ölene kadar o birkaç metre kare alanda bekliyorlar.. Hep bekliyorlar…

Yukarıya doğru çıkıyorum. Yağmur bulutlarına bakarak, yukarıya doğru çıkıyorum. Ve duruyor oralarda birkaç insan daha.. Bir pazar yerinden geçerken, dükkanların önüne çıkarılmış sepetler, meyve ve sebzeler.. anlamsız ıvır zıvırlar ve tenekeler, boş tenekeler görüyorum.. Kaldırımlar daha düzgün olamaz mıydı, diye geçiyor içimden. Ve bir arkadaşımın Ergin İnan “Böceklerin ressamı değil miydi?” sorusu geliyor aklıma… İlerliyorum.. Geceye doğru ilerliyorum. Kalabalık caddelere doğru.. Arabalar uzun farlarını yakmışlar. İçlerinde türlü düşüncelerde, hayal ve kurgularda insan taşıyan arabalar.. Farlarını yakmışlar da yakmışlar…

Gökyüzüne bakıyorum.. karanlık.. şehrin ışıklarından gökyüzü görünmüyor.. Gece resimlerinin çok az olduğunu görüyorum Türk resmi içinde.. Karanlığın içinde her tür renk ve biçim var.. Sürekli değişiyor renkler ve biçimler…

Şehrin suni ışıkları altında evlerin farklı göründüğünü düşünüyorum. Bunların resimlerinin de nasıl çizileceğini hesaplıyorum. Işıklar yerlere göklere doğru uzanıyor ve farklılaşıyor.. Evlerin görünümleri, insanların hareketleri farklılaşıyor.. Sesler karınlık içinde boğuluyor ve fikirler uçuşuyor…

Bir Cevap Yazın