Ressamların Hayal Dünyası

Ümit Gezgin

Baktım yağmurlar artacak, kalın giyinmeyi düşündüm. Sokaklarda yağmur sonrası yapraklar var. İnsanlar yaprakların üstüne üstüne basarak ilerliyor ve insanların çoğu hızlı hızlı bir yerlerden biryerlere gidiyorlar. Koştur koştur, onların telaşlı adımlarına yetişmek imkansız.. Neden bu kadar telaşlı bu insanlar anlamak da mümkün değil..

Binlerce yıllık bir şehirde yaşadıklarının farkında mı bu insanlar.. Umrunda mı farkında olmanın.. Daha çok günübirlik telaşlar boyutunda yaşıyorlar… Ben Fuatpaşa Caddesi’nin yukarısına mı aşağısına mı çıkayım, diye düşünürken, bazı pencerelerden bakan yaşlı insan başları gördüm..Boşluğa fersiz gözleriyle bakıyorlardı. Yaşlılığın bütün dökülmüşlüğü görünüyordu ayan beyan…

Ben ordan yukarıya çıktım. Yürüdüm. Köşede simitçi vardı. Her sabah erken saatlerden başlayarak bu insanlar robot gibi, köşedeki tezgahına gelir ve akşama kadar sigara üstüne sigara içerek orda heykel gibi beklerdi.. Yıllardır ordaydı.. Simit satıyordu. Belki en az bir paket de sigara içiyordu.. Lüks, pahalı binaların kapıcıları da köşede, bankta toplanıyor ve bol sohbet ediyorlardı kendi şivelerinde.. Gelene geçene ve özellikle de güzel kızlara yiyecek gözlerle bakıyorlar.. kızlar da hava atmak için gezdirdikleri cicili bicili köpekleriyle bu yiyici bakışlardan tuhaf bir şekilde hoşlanıyorlardı..

Gökyüzü bütün griliğiyle yere inmiş. Sabahın köründe başlayan yağmur öbek öbek kaldırım ve asfaltları doldurmuştu. Sekerek, zıplayarak insanlar ve köpekler su birikintilerin üzerinden karşı tarafa geçiyorlardı.

Kapıcılar, ki ardık onlara ‘apartman görevlisi’ deniliyordu. Kapıcı, diye hitap edildiğinde bozuluyorlar.. işlerinizi ya yapmıyorlar.. ya da ağırdan alıyorlar.. hatta içlerinde size, usturuplu küfürler savuruyor.. olmuyor kapınızın önündeki çöpleri almıyorlar veya yarım yamalak alıp, bazılarını da kapınızın önüne döküp gidiyorlardı.. Kimi kime şikayet edecektin.. Özellikle belli yaşta isen.. zaten onların elinde oyuncaktın.. Bir de, yakın uzak akraban seninle ilgilenmiyorsa.. yandın.. Kapıcının elinde oyunca oldun gitti..

İnsanların bozulduğunu.. küçüğün büyüğe, büyüğün küçüğe saygısı, sevgisi kalmadığını görüyorduk.. Tek başımıza dolaşıyorduk artık yollarda.. Yollarda tek başına kalıyordun ve kimse de kalkıp sana yardım etmiyordu.. Zaten insan yalnız ve tek başına kalan bir varlıktı..

Köşeyi dönerken, kapıcılara, karşıda yeni yıkılan apartmanın kalıntılarına, her yerde terkedilmiş gibi duran, parkedilmiş araçlara bakıyorum.. yürürken hep bakıyorum.. bol da fotoğraf çekiyorum.. sonradan resmini çizerim, diye.. Resmin bir anlatım aracı olduğunu, düşünüyorum. Çizmek.. anlatmak demek.. Ama neyi ne kadar anlatacaksın..

Ressam olmak, arada sırada resim yapmakla mümkün değil.. Ciddi bir iş resim yapmak ve para kazanmak için de resim yapılmaz.. Resim veya şiir, duyguların, düşüncelerin dışavurumu.. Bir manzaraya bakarsınız, onu dönüştürürsünüz kendi üslubunuz dahilinde.. Herkesin kendine göre bir tarzı, bir düşüncesi, hayali vardır ve bunları da resim tarzıyla anlatır..

Ben İbrahim Çallı’nın resimlerinde de böylesi bir özgün, yani kendine özgü anlatım görüyorum. Bu anlatım içinde kendi karakteri var. Her sanatçı kendi karakterinin esiri bir anlamda. Bu konuya ve konuyu işleme biçimine de yansıyor.

Resim kafamda dolanırken, aynı zamanda da doğanın, çevrenin de sürekli değiştiğini gözlemliyorum. Bakıyorum, binalar yıkılıyor, yapılıyor.. sürekli araçlar gidiyor geliyor.. motorlar keza.. kaldırımdan, yoldan hopluyor zıplıyor.. gençler üzerinde.. at gibi kullanıyorlar motorları gençler.. ölüme meydan okuyorlar adeta…

Güneş bulutların arasında.. bulutlar aşağıya, güneşi de zaman zaman yanlarına alarak iniyor.. her şey bir anda değişiyor…

Bir Cevap Yazın