Rüzgarların Uğuldaması

Ümit Gezgin

Rüzgarlar uğulduyor. Sirenleri çalıyor ambulansların ve yollardan çekiliyor araçlar, insanlar, motorlar.. Dört bir yanda kargalar, martılar.. Sabah erken evden çıktığımda da martılar için hazırladığım yemeğe, kargalar da ortak oluyordu…

Bir canhıraş gayret, sesler soluklar.. yoldan geçenler bile tuhaf tuhaf bakıyorlardı kargalara, martılara.. Ne yapıyor bunlar diyerek.. Kaldırımda habire yürüyen insanlar.. Büyük büyük apartmanların arasında kaybolmuş insan silüetleri..

Gidenler gelenler bir yerlere.. Nereye gittiklerini ve nereden geldiklerini onlar elbet biliyorlar da.. diğerleri bilmiyor.. Herkesin kafasında bir endişe.. Hayata, başkalarına karşı.. endişeden kurtulamıyor insanlar…

Bekliyorlar.. Kıyıda köşede bekliyorlar insanlar.. Simitçiler.. Yürüyorum.. martılara yemek verdikten sonra yürüdüm yukarıya doğru, köşeyi döndüm hemen soldaki pastane bir türlü açılamadı gitti.. Yanındaki lüks mobilyacı da kapanıyor.. İlerdi Macro Center yeni açıldı, böylece iki tane oldu.. Her şey her an olabilir çevremizde.. Yollar değişebilir, işaret levhaları kaldırılabilir.. simitçi gelir simitçi gider.. Birden bir büfe açılır, çiçekçi bir köşeyi işgal eder.. Yeni bir dükkan açılır, yeni açılan hemen kapanır.. Hızına olup bitenin yetişmek adeta mümkün değildir..

Bağımsız Sanat Vakfı’ndan aldığım hocaların resimlerini eve getirmiştim. Şimdi de alıp okula götürecektim.. İki ağır poşet içinde yedi tane küçük resim.. Okula götüreyim, atölyemde muhafaza edeyim, oradan da hocalar, katılım sertifikalarıyla birlikte resimlerini alırlar, diye de düşünüyorum. Bu yüzden resimleri, çantamı, kitaplarımın da olduğu poşeti ve yine sokak hayvanlarına hazırladığımız yiyecek dolu kabı da alarak dışarıya çıktım.. Daha doğrusu asansöre bindim. Küçük asansörü kapıcı kullanıyordu, çöpleri toplamak, evlere hizmet vermek için.. Ben büyük asansöre binerek aşağıya indim. Kapıyı açar açmaz martıların üşüştüğünü gördüm.. Çığlık çığlığa havada alçaktan uçuyordu martılar.. Kaldırımlarda insanlar da şaşkın ördek gibi bakıyor.. okula giden çocuklar neşeli çılgın kahkahalar atıyorlardı.. Anneler, özellikle anneler de neşeliydi martıların bu görülmemiş yemek dansından dolayı…

“Geçmişi arada bir düşünüyorum, ruh gözümle gerilere baktığım pek seyrek oluyor. Ancak bazen kışın, alev alev yanan ocağın karşısında, kımıldanmaksızın otururken, sonra, yazın, iki yanı ağaçlı, gölgeli yolda, sakin adımlarla gezinirken geçmiş yılları, olayları, kişileri hatırlarım. ” Turgenyev

Kaldırımlarda ilerlerken, karşıdan karşıya da geçerken, fotoğraf çekmek, ağaçlara bakmak, ağaçların dallarına tünemiş kargalara, serçelere bakarak ve yine gökyüzünün sınırsız güzel maviliğine bakarak huzur buluyor.. yürümeye de devam ediyordum.. Yukarıya Feneryolu’na doğru ve solda yine Antikacı, Aktar, Güzellik Salonu gibi dükkanları da geçerek, yeni yapılmış ve ama bir türlü dükkanları kiraya vermemiş tuzu kuru mütehitin apartmanını da geçerek yukarıya doğru, Dünya Göz Hastanesi’nin tarihi beyaz köşkünü de yanıma alarak ışıklara ulaştım ve karşımda da kırk yılın köşebaşı simitçisini görmeye başladım…

“Deniz, belli belirsiz çalkantılı, küçük dalgalar kumlu kıyıyı dövüyorlar.” Calvino  

Denizi görmüyordum ama, karşıma büyük bir yapı bloğu olarak Feneryolu Sitesi çıkmış ve Sabit Pazar’ın yanında devam eden inşaatlara gözüm takılmış, sonra da ilerlerde gökyüzüne yükselen dörtlü gökdelenler başımı döndürmüştü.. Okulda yüksek lisans öğrencisi beni bekliyordu.. Okula vardığımda kalabalıktı.. Öğrenciler kampüsün önünde bekliyorlardı içeriye girmek için.. Yol boyunca da dar kaldırımlarda aksaya aksaya yürümüş, bir an önce okula varmayı aklıma koymuştum.. Giderken de zaman zaman durmuş ve fotoğraflar çekmiştim.. Video çekemiyordum, çünkü o kadar zamanım yoktu.. Beyaz köşkün ordaki ağaçlar da güzel ve anlamlıydı.. Gri giyinmiş insanlar, kadınlı erkekli ve köpekli insanlar yürüyor yürüyordu.. Bazıları da çok hızlı yürüyordu.. Benim korktuklarım da daha çok motorlardı..

Okuldan çıktım.. Kuyubaşı’na gideyim, ordan Kerem Pastanesi’nin oradan aşağıya iner, Bağımsız Sanat Vakfı’nda unuttuğum bir hocamızın resmini alırım, diye düşünüyordum, zaten whatsap’tan da yazmıştım.. gidip alacak ve tekrar okula getirecektim.. Bir de baktım ki Nusret Karaca hoca.. Oturduk dereden tepeden ve özellikle sanattan Gazi Muhtar Paşa Köşkü’nün restorasyon kararından bahsettik.. Bu Nusret hocanın başarısıydı.. Yıllar yılı bu köşkün, mermer köşk de deniliyordu buna.. kurtarılması için nice yazılar yazmıştı..

Sonunda hoca muradına ermiş.. köşk restorasyona kavuşmuştu.. Birlikte kalktık yürüdük. İlerde yol ayrımında ayrıldık. Ben Feneryolu’na doğru hızlıca hareket ettim.. Çöp toplayan bir çocuk çöp kutusuna harala hurala bilmediğim bir dil konuşarak yaklaşıyordu. Tren istasyonunda da kalabalık vardı ve genç kızlar telefonlarına sarılmışlardı.. Yaşlı erkeklerin gözleri fır dönüyordu.. Genç erkekler de telefona bakıyorlardı.. Köşede orta yaş iki kadın günlük dedikodulara sarılmışlar, kahkahalar atıyorlardı…

Trenler geliyor trenler gidiyor. Karınca gibi insanlar gidip geliyorlar. Dükkanlar dolup boşalıyor. Gidenler gelenler var. Uçan kuşlar, yüzen bulutlar gökyüzü maviliğinde.. Güneş öğleden sonranın eğikliğinde.. bakıyorum ay da kendisini uzaklardan gösteriyor beyaz beyaz.. İnsanların kafaları toprağa yakın.. Gökyüzünün maviliğine, uçan renkli kuşların kanadına bakan yok.. Bir telaş, bir koşturmaca.. Telaşlı koşturmacalar.. biryerlere yetişmeye çalışan insan kalabalıkları var her yerde…

Trendeyim.. Maskemi taktım, kitabımı çıkardım.. bir yandan okumaya çalışıyor, diğer yandan da Boğaz’ı denizin altından nasıl geçtiğimizi düşünüyorum. Sirkeciye geldiğimiz zaman telaşla ben de kendimi diğer insanlarla birlikte merdivenlere attım…

Bir Cevap Yazın