Tuğrul Çutsay ve Alp Özeren’le “Sanat” Üzerine…

Ümit Gezgin

Uzun soluklu bir uğraş sanat dediğimiz şey.. Bizim alanlarımız resim ve müzik elbet.. Alp müzik konusunda üstad.. biz de Tuğrul’la resim konusunda.. Tuğrul benim gibi Eğitim Fakültesi mezunu ve Prof. Nüzhet Kutluğ gibi değerli bir hoca ve sanatçının atölyesinde eğitimini tamamladı ve hatta yüksek lisansını da onunla yaptı.. Nüzhet hocayı çok sever.. Nüzhet hocanın gerçek eğitimci ve sanatçı olduğunu, düşünür ki.. ben de buna katılırım.. Çok değerli bir insan ve eğitimci, ayrıca da sanatçıdır Nüzhet Kutluğ hocamız.. Abisi de yine Alp’in söylediği gibi değerli bir müzik akademisyeni ve yazarı olarak karşımıza çıkıyor ki.. onu da Alp dillendirmiştir…

İşte bizim asıl görevimiz çakma kahramanları değil, onun gibi gerçek sanat değerlerini gün yüzüne çıkarmak ve dönüp dönüp onlardan bahsetmek.. Yoksa kendi isminden ürken ve Ahmet ismini atarak Onay Akbaş kendisine dedirtten bir insandan, yani kişilik zaafı olan bir insandan sanatçı çıkmasına imkan ihtimal yoktur.. Nasıl çıkacak ki..

Böyle takozlar sadece sizin dünyanızda değil, bizde de ziyadesiyle var, diyor Alp. “Sanat Güneşi” deniliyor Zeki Müren’e.. kimse kalkıp da, daha doğrusu ressamı, tiyatrocusu, şairi.. yahu biz ne oluyoruz.. Nasıl bütün sanatların güneşi nitelemesinde bulunulur bir insana.. demiyorlar… Demek ki kabulleniyorlar.. Zeki Müren’in “Sanat Güneşi” olmasını ki.. Onun ahlaki dejenerasyonu ve yeni nesillere kötü rol model olmasını, şimdiki Aleyna Tilki gibi.. kimse tartışmıyor.. Kültür ve sanatın bu kadar geri olduğu bir ülkede nasıl diğer alanlarda da gelişme olacaktır? Olamaz.. Gelişme ve kalkınma bir bütündür ki.. bunun itici gücü kültür ve sanattır…

Kadıköy Kovan Fırın pastanesinde oturduktan ve kısa videolar çektikten ve sanat üzerine konuştuktan ve sanatın nasıl gelişmesi gerektiğini değerlendirdikten sonra.. kalkalım, Alp hocanın Bahariye Halk Eğitim Merkezi’ndeki müzik atölyesine gidelim, orada hem müzik dersini izler, hem de “Sanat Sohbetleri”bin video çekimini yaparız, dedik.. Son çaylarımızı da içerken aynı zamanda yine sanat ve kültürden de sohbet etmeye devam ettik.. Sanat ve kültür bütün gelişmelerin temelinde yer almaktadır. Bugün bir türlü kültür ve sanata doğru çıkamıyor insanlar.. Sadece yemeyi içmeyi, olursa gezmeyi ve de tozmayı düşünüyorlar..

Böyle olursa tabi ki sanatın ve kültürün gelişmesi mümkün değil.. Ortada olan kültür sanat aktörleri ve etkinlikleri de üfürükten oluyor. İşte, Fenerbahçe Parkı’nın önündeki heykel inşaat malzemeleri, borular, birketler, atıklarla doldurulur.. kimse de ses çıkarmaz.. Sürekli bir yap boz.. Sürekli inşaat gürültüleri.. On yıllardır inşaat halinde bir şehir.. Bitmek bilmez bir inşaat.. Doğal olarak da gürültü… Bu gürültüler içinde yaşıyoruz ve çevremizde gördüğümüz heykellerin çoğu da başarısız heykeller.. Kimler yapıyor bu kamusal alandaki heykelleri.. kim karar veriyor heykeltraş seçimine belirsiz ve bu başarısız heykellere ne kadar para harcanıyor.. kimse bilmiyor… Sorulduğu zaman da cevap veren yok… Televizyonlarda, orda burda.. her yerde.. hep aynı mevzular tartışılıyor ve konuşuluyor.. Televizyonlardaki konuşmalar hep aynı mevzu üzerinde.. Onun için lokal televizyonların veya kanalların, yayıncılığın olması lazım.. Ama maalesef yok.. Onun için hep aynı konuları tartışan yayınlara insanlar da mahkum oluyorlar…

Sonra kalktık.. Kadıköy meydanda, Beyaz Fırın ve Şekerci Cafer Erol’un önünde bir fotoğraf çektirdik.. Etkili bir görsel tasarım gerçekleştirmişlerdi dükkanlarının cephelerinde ve halk da kalabalık yaratarak bu görünümlerin resimlerini çekiyorlar, hızlarını alamıyor kendilerini de çekiyorlardı.. Herkes şehrin değişik yerlerinden koştur koştur buraya geliyor, şeker almak veya şekerli bir şey yemek için saatlerce kuyrukta bekliyorlardı.. Yanındaki Beyaz Fırın Pastanesi’nde bir bardak çay yirmi lira olmuştu ama kimse umursamıyor, çay içip pasta yiyordu.. Bazılarının ekmek almaya parasal takati kalmamıştı, bazıları da çayla birlikte pasta yiyordu..

Balıkpazarını da geçerek yukarıya doğru ara yollardan, daha çok beyaz eşya ve telefon satan dandik dükkanların arasından geçerek tırmandık.. Kızlı erkekli yerli yabancı kalabalık yolları yürünmez hale getirecek kadar kalabalıklaşmış, motorlar da bunu daha olumsuz kılmıştı… Her yerden bir motor çıkıyor, yürümemizi de engelliyordu.. Yukarıya ışıklar altındaki Bahariye Caddesi’ne çıkıyorduk ve kalabalık da arttıkça artıyordu.. Bu ne böyle.. Bu kalabalılık, genç topluluk nereden gelmişti böyle.. Her yer doluydu ve her yerde alabildiğine insan vardı.. Genç insan…

Alp hocanın müzik atölyesi güzeldi. Duvarda afişler, müzikle ilgili yazılar, fotoğraflar vardı.. Özellikle sevdiği insan, Ayşegül’le olan fotoğrafları, karikatürleri bütün duvarlarını boydan boya kaplamıştı.. Sonra orglar sıralanıyordu ve Alp hoca da zaten daha pratik olan ve piyanodan daha kolay öğrenilebilen org dersleri veriyordu.. Küçük bir oyuncak maymun da bir sandalyeye kurulmuştu.. Yanında da pratik yapılmayı bekleyen bir org müzik aleti vardı..

Esma da Alp hocadan org ve şan dersleri alan, gerçekten de sesi çok özgün, iyi ve güçlü bir diyaframa da sahip biriydi ve özellikle Sezen Aksu parçalarını çok iyi söyleyebildiği gibi.. Zeynep Öztürk hocamızın şiirlerinden yola çıkarak Alp hocanın bestelediği parçayı da tam anlamına uygun bir duygusallıkla ve doğrulukta seslendiriyordu.. Tebrik ve takdir etmek gerekiyordu onu..

Sonra Tuğrul, Alp ve ben, Sanat Sohbetleri YouTube kanalımız için güzel bir sanat sohbeti gerçekleştirdik ve Esma da videoya aldı konuşmamızı.. Sanatın gerekliliği ve geleceği üzerine konuşmaya başlamıştık.. Çok faydalı bir konuşma, sohbet oldu.. Sanat gerçekten gerekli miydi.. Elbet zorunlu değildi.. ama insanlığın geleceği, özgünlük ve özgürlük, yaratıcılık ve hayal kurma ve hayal gücünü geliştirme için gerekliydi…

Bir Cevap Yazın