Zamanın Ötesinde

Ümit Gezgin

20 Ocak 2023, Cuma

Sabahın erken saatlerinde kalkıp, Mengü’yü de sınavı için kaldırdıktan sonra otomobile atlayıp yola çıktık ama trafik fena halde kilitliydi.. Gitmesi mümkün değildi araçların.. niye bu kadar araç trafikte sabahın kör karanlığında anlamak da mümkün değildi..

Yolculuk hoşuma gidiyor, soyadım gibi hayatım hep yollarda geçiyordu ama.. bu da fazlaydı.. Yaşadığımız şehirde gün be gün trafik artıyor ve yolda ilerlemek imkansız hale geliyordu.. Her yerde artık trafik sıkışıklığı vardı. Sadece belli yerlerde değil…

Bilgi Üniversitesi’nin eskiden elektrik santrali olduğu söyleniyordu ama, orda gördüğüm borular, vanalar, binalar.. elektrikten ziyade su santrali gibi bir şey olduğunu düşündürdü daha çok bana…

Ağaçların arasında tarihi binalar.. boyu uzun ve görkemli, maviliklerin içinde salınan bulutlarla çevrili.. Yeşilliklere gölgeleri vuruyor ağaç dallarının ve gövdelerinin. Soyut bir heykele benziyor vanaları kocaman bakırdan gövdeleri.. İlerliyorum. Gençler havalarda sınavalara gelmişler.. Çoğu neye çalışması gerektiğini bilmediğini, söylüyor..

Kapıdan girerken, çanta ve telefonlara bakıyorlar ve niçin geldiğimi soruyorlar. Sınava, diyorum, okul velisiyim, ziyaretçisiyim.. Bekleyeceğim bir çay içimi.. Hava soğuk, üşütüyor biraz.. ama umrumda değil.. Yüzlerce sık sık ağaçlar var ve çeşit çeşit ağaçlar, ters çevrilmiş kayık heykeller ve bazı heykeller de dağılıp gitmiş.. Bu zengin üniversiteye yakışmıyor.. o kadar da yerli yabancı öğrencilerden tonla para alıyorlar.. Yerlere serdikleri halılar da parçalanmış da parçalanmış.. Onlar yüzünden takılıp düşüyorsunuz, ayağınız aksıyor ve zorlanıyorsunuz…

Binalara bakıyorum. Ağaçlara ve gökyüzünün maviliğine..

“Boyacı çocukla yürüdük. Şişman vücudundan çıkan taze bir ter kokusu etrafımızı sardı. Güneş yaktıkça yakıyordu.” Sait Faik

Yürüdüm, içerde dolaştım. Ağaçlara baktım ve sanayi fabrikalarını gördüm.. Üniversiteye dönüşmüştü. Etkiliydi binalar. Gençler koşturup duruyordu orda burda.. Kampüsün içinde özgün heykeller vardı ve insanı şaşkına çeviriyordu. Hafif rüzgar saçlarımı havalandırıyor, kargaları daldan dala konduruyordu. Gökyüzündeki bulutlar da hareket halindeydi.. Çimenlerde yürüyen gençler vardı…

Şurda bir çay içeyim, bir poğaça yiyeyim, fotoğraf çekeyim, resim çizeyim, dedim içimden.. Öğrenciler koşturuyorlardı sınava girecek anfileri bulmak için.. Bazıları da sınav saatine kadar kantinde, kafelerde kahve içerek ve sohbet ederek bekliyorlardı.. Ne kadar da çok ve güzel ağaç vardı Bilgi’nin kampüsü içinde.. Bu binalar çok eski zamanlardan mı kalma, yoksa eskiler tamamen yıkılıp, yeniler mi yapılmış.. tam anlayamadım.. Yüksek, eski görünümlü, bacalı binalar, yerler vardı ve gençler bunların gölgelerinde kafelere, sandalyelere ve kafe önlerine oturmuş telefonlarına bakıyorlardı..

Kuşlar, kediler ve köpekler vardı.. Tuhaf heykeller dahil, anlaşılır anlaşılmaz bir sürü de tasarım heykel vardı yeşilliklerin üstünde.. Giderken gelirken trafik berbattı ve yollar artık her türden aracı almaz, alamaz olmuştu.. Kurallara da harfiyen uyan pek yoktu.. Hart hurt bir trafik, kural tanımazlık.. Arabalar bir türlü gitmiyor. Her adımda başka bir araç önünüze geçmeye, sollayıp, sol şeritte daha hızlı gideceğini farzederek öne fırlamaya çalışıyor.. Gürültü de kulakları iyisinden tırmalıyor..

Hava sisli ve puslu sabah ayazında ve ben dönüşte yürüyüşe çıktığımda, birkaç yıllık büyük Kalamış’taki otelin önünden geçiyor ve ağaçlara tünemiş kargalara bakıyorum. Mavilik ve bulutlar bir uyum içinde…

Ne çok işaret, nesne, ağaç, kuş, dal, yaprak var, diyorum içimden.. Aslında, diyorum, insanlar çevrelerindeki nesneleri, farklılıkları, çeşitliliği farketmeden yaşıyorlar. Kendi durumlarına şükretmiyorlar.. Her şey güzel ve özel… İşaret levhaları var.. Binanın önünde oturmuş insanlar sohbet ediyorlar.

Yazmak dile getirmek olduğu kadar, resim gibi göstermek de.. Kelimelerle ortada olan, fakat insanların görmediği, doğal olarak da anlamadığı şeyleri dile getirmek.. dille tarif etmek, yeniden anlamlandırmak…

Deniz kenarına inince denizin ne kadar güzellikle donanmış bir varlık olduğunu gördüm.. Ağaç dalları denizlere doğru uzanmıştı.. Sahilde yürüyen, koşan, bekleyen ve uzak ufuklara bakan kadınlı erkekli insanlar vardı.. Martılar bir iniyor bir çıkıyordu gökyüzünde.. Moda koyu ilerde, Moda iskelesi beyaz altın gibi parlıyordu. Yürürken bir iki bir şey çizdim.. Kuş gibi kanatlandı ruhum.. Yürürken resim çizmenin tadı tuzu başkaydı ve kolay bir şey değildi ama.. hoşuma da gidiyordu bu durum…

Sıra sıra dizilmiş martılar, kedilerle yarışıyordu adeta.. Ama yine de kargalara diyecek yoktu.. Onlar daha akıllı ve temkinli davranıyorlar ve bütün yiyecekleri lüplemek için de bütün zekalarını kullanıyorlardı… Kurbağalıdere’nin oraya vardığımda, derenin sükuneti çarptı beni.. Kimsesizliği, yalnızlığı ve üstündeki deniz araçları, gündüzün bol güneşin altında iyice ısınmış, koşuya çıkmış gençler daha bir huzur dolmuştu.. Gökyüzünün mavi parlaklığı suya vurmuştu. Suyun altı şimdiden balçıklaşmaya başlamıştı.. Zaman zaman derede yüzen küçük balıklara rastlıyor.. hatta amatör balık avına çıkmış kişilerin köprü üstünde oltalarını bu dar ve kısa dereye sarkıttıklarını görüyor, hüzünleniyordum.. Sevimli bir tarafı yoktu bunun. Derede yaşamaya çalışan beş on balığı avlamak da neyin nesi oluyordu…

Yoğurtçu Parkı her zaman olduğu gibi, bu Ocak ayının şu gününde genç çocuklu annelerle doluydu.. Köpek gezdirenlerle birlikte onlar da çocuklarını gezdiriyor, banklara oturmuş telefonlarına bakıyor veya parkın içindeki küçük belediye kafesinde oturup çaylarını içip, hiç tanımadıkları başka bir genç anneyle sohbet ediyorlardı… Gün güneşli ve sıcak bir güzellik içinde salınıp dururken, onlar da günden, güneşten olabildiğince faydalanmanın yollarını arıyorlardı işte… Ağaçlar kendilerin, dal ve yapraklarını iyisinden belli etmiş, motorlu araçlar, belediye tarafından kaldırılan scooterlerın yerini almıştı.. Habire o motorlar görülüyordu ortalık yerde…

Bir Cevap Yazın