Dr. Alp Özeren’le II. Mahmut Türbesi’nde…

Ümit Gezgin

Alp hocayla birlikte Doç. Dr. Nermin Özcan Özer hocamızın kayınvalidesi Fatma Özer‘in Türk El Sanatları’nın güzel örneklerinin sergilendiği açılışına gitmiştik Sultanahmet’teki İl Milli Eğitim Müdürlüğü Sergi Salonu’ndaki…

Çok güzel bir sergiydi.. Sergi çıkışı Alp hocayla yürüyelim, dedik. Başladık yürümeye.. Divan Yolu’na çıktık. Sultanahmet’in tarihi yapıları da zaten gözüküyordu. Park yoğunluğunu almıştı.. İstanbul’un dört bir yanından gelen insanlar, hava biraz serin olmasına rağmen dolaşıyorlardı. Simitçilerin önünde birikenler de vardı.. Gezmeye gelenler herhalde acıkacak ve bir simit de yiyeceklerdi…

Bizans döneminde Hipodrom olarak kullanılan Sultanahmet Meydanı, Osmanlı döneminde de At Meydanı olarak değerlendiriliyordu. Şimdilerde turistik meydan olarak kullanılıyor.. daha doğrusu şimdilerde daha çok turistler buraya akın ediyor, geziyorlar, kafelere takılıyorlar ve eğleniyorlar…

Divan Yolu’nun da böylesi bir tarihi derinliği vardır. Osmanlı zamanında burası ‘Protokol Yolu’ olarak kullanılıyordu, öyle adlandırılıyordu… Osmanlı sarayında toplanan Divan-ı Hümayun’a gelen ve giden vezirler, elçiler, askerler ve diğer yöneticiler buradan geçtiği için, buraya, “Divanyolu” denmiştir. Bu yol, Roma İmparatoru I. Konstantin zamanında yapılarak İstanbul’un ana caddesi olmuştur.

Biz de Alp hocayla birlikte kalabalık ve gelip giden trenlerden kurtulmaya çalışarak yukarıya II. Mahmut Türbesi‘ne doğru yürüdük.. Biliyorduk Divan Yolu’nun tarihsel anlamını.. Kaldırımlarda yürüyenler, sağa sola anlamsız ve amaçsız bakanlar ve sadece yüzeysel duygularını, bir de açlık dürtülerini nasıl tatmin edeceklerini düşünen sıradan insanlar bilmiyorlardı bu tarihsel derinliği ve yolun anlamını.. Ama gerek de duymuyorlardı zaten böylesi bir bilgiye.. sonra öğrenip de ne olacaktı.. Bu ‘karın doyurmuyor’du ki…

Biz Alp’le II. Mahmut Türbesi’ne yöneldik.. Alp hocaya da, dedim. Ben her zaman buraya uğrarım, Osmanlı’nın son dönem bütün yöneticileri, aydınları, sorumlu insanları burada, türbenin haziresinde yatıyor. Bu çok önemli.. Onların tarihlerini, hikayelerini iyi bilmek, kültürümüzü arttırmak, geliştirmek ve bilinçlenmek gerekmektedir, dedim.. O da hak verdi.. Ben de buradan zamanında birçok kez geçmiş olmama rağmen, maalesef bugün ilk defa burayı ziyaret ediyorum, dedi.. Güzelce video çektik ve türbede yatan kişilerin mezarlarının fotoğraflarını çektik..

Yine sergide olan hocalarımızı da burada gördük ve onlarla da fotoğraf çekindik. Anlamlı bir gerçeklikti bu.. Buradaki mezarlıkta yatan insanların yanında, aynı zamanda mezar taşları, mezarlar da birer sanat eseri, özgün birer heykel ve hat sanatının en nadide eserleriyle donatılmıştı.. Ama maalesef bunlar gerektiği gibi korunmuyordu.. Düzensizlik, kirlilik almış başını gitmiş.. Bazı mezar taşları kırılmış, temiz değil ve hem kimlikleri tam olarak yansıtılmamış, hem de onlarla ilgili kısa bilgi eklenmemiş..

Gelen insanlar doğal olarak hiçbir şey anlamadan şöyle bir bakıp gidiyorlardı.. Düzensizlik, kirlilik, kırıklık ve mezarların bakımsızlığı her açıdan iç sıkıntısı yaratıyor ve tarihimize saygısızlık olarak adlandırılabilecek bir durum arzediyordu.. Gelenler de mezarlıkları ziyaret edip bilgi sahibi olmak için değil, içerde bulunan ticari amaçla kurulmuş olan kafe bölümüne geçiyorlardı…

Şurayı Devlet Reisi Mehmet Said Paşa’nın mezarı başındayız da.. bu devlet adamının hangisi olduğu konusunda hiçbir yerde doğru düzgün bir bilgi olmadığı gibi.. Mezar taşına da doğru düzgün bir bilgi yazıp, asmamışlar.. Belki bunu hazırlayanlar bile bilmiyorlar.. Mehmed Said Paşa’nın kim olduğunu.. Doğal olarak bilgi bir türlü tam anlamıyla ortaya çıkmıyor ve kültürlenmek isteyenler bile yeterli bilgiye sahip olamıyorlar…

1887’de vefat etmiş Süleymaniyeli Hüseyin Paşa hakkında da kesin, net ve detaylı bilgilere ulaşamıyoruz.. Mezar taşının da iyi korunduğunu doğrusu söylemek mümkün değil..

Mezarlığın içinde dolaşıyoruz. Alp şaşkınlığını yaşıyor elbet. İlk defa böyle görkemli mezar taşlarının bulunduğu, şehrin göbeğindeki bir mezarlığa giriyor.. Önünden defalarca geçtiği halde girmediği mezarlık, şimdi görkemli tarihsel gerçekliğiyle gözünün önünde.. ben ise birçok kez geldim, gezdim tek tek buraları.. O zamanlar da bakımsızdı, estetik dışıydı.. şimdi de öyle… değişen pek bir şey olmamış…

Abdullah Galib Paşa’nın mezarının yanına gidiyoruz.. O da önemli bir siyasetçiymiş zamanında..

Abdullah Galib Paşa (5 Mart 1829, İstanbul– 12 Ocak 1905, İstanbul), Osmanlısiyasetçi.

Mısır tüccarlarından Ketencizade Mehmet Sadık Efendi’nin oğludur. Memuriyete, Maliye Varidat Muhasebesi Rumeli Odası’nda maaşsız olarak başlamıştır. 1854’ten sonra kırım ordusu muhasebecisi, Seraskerlik Makamı Müsteşarlığı, Divan muhasebat başkanlığı ardından maliye müsteşarlığı ve rüsumat emirliği görevlerinde bulundu. 1871 yılında maliye nazırı oldu daha sonra ise 1873’te Hüdavendigâr Vilayeti Valiliği’ne getirildi.

Galib Paşa 1876’da Mevlevi tarikatına bağlı V. Murat‘ın tahta çıkışı ile Defteri hakani nazırı vezir rütbesiyle ikinci defa maliye nazırlığına çıkartılmıştır. V. Murat’ın aynı yıl tahttan indirilmesiyle azledilmiştir. 5 Şubat 1877 tarihinde 25 bin kuruş maaşla Şehremaneti’ne tayin olunmuştur. Bu görevi 6 Aralık 1877 tarihine kadar yürütmüştür. Sonra Hüdavendigâr, Haleb, Kastamonu, Cezayir-i Bahr-i Sefid ve Selanik’te Valilik yapmıştır. 1891’de Evkaf Nezareti’ne getirilmiştir. Cenazesi, II. Mahmut Türbesiavlusuna defnedilmiştir. Kendi adını taşıyan camii Kadıköy Bağdat caddesi üzerinde çok merkezi bir yerdedir. Evi Erenköyde Galip paşa köşkü olarak bilinir.

Sadullah Paşa’nın mezarına doğru ilerliyoruz. Zaten mezarlar dip dibe.. Yalnız ve terkedilmiş gibi duruyorlar.. Bakımları doğru düzgün yapılmamış, yapıldığı da hala pek söylenemez…

Sadullah Paşa (Osmanlıca: سعد الله پاشا, d. 1838, Erzurum – ö. 1891, Viyana) Ticaret ve Ziraat Nazırlığı görevinde bulunmuş, TanzimatDöneminin önde gelen Osmanlı devlet adamı, siyasetçi ve diplomat.

Sadullah Paşa 1838 yılında Erzurum‘da doğdu. Babası Esad Muhlis Paşa’dır. İlk öğretimini bitirdikten sonra özel olarak ArapçaFarsça ve Fransızca dillerini öğrendi. Fransız ve Doğu edebiyatları üzerine de özel dersler aldı.

1853 yılında devlet hizmetine girdi. Önce “Maliye Varidat Kalemi”nde çalıştı. 1856 yılında Babıali Tercüme Odası‘nda görev aldı. 1866’da “Mezahib Kalemi”ne tayin edildi. 1868’de “Şuray-ı Devlet Maarif Dairesi Başmuavini” yapıldı. 1869’da ise “Şuray-ı Devlet” üyeliğine geçirildi. 1870’te ise “Şuray-ı Devlet Baş Katibi” yapıldı. 1871’de “Matbuat Müdürlüğü” üzerinde olarak “Divan-ı Humayun Tercümanlığı”‘na geçirildi. 1874’te “Defter-i Hakani” Nazırlığı görevi verildi. 4 Nisan 1876 – 30 Mayıs 1876 tarihleri arasında Ticaret ve Ziraat Nazırı olarak görev yaptı. Daha sonra da V. Murad‘ın “Mabeyn Başkatibi” oldu. II. Abdülhamid‘in tahta çıkması üzerine Bulgar İsyanlarını araştırmak üzere Filibe‘ye gönderilen komisyona başkanlık yapmakla görevlendirildi.

Sultan V. Murad’ı tekrar tahta geçirmek isteyenler arasında bulunduğu iddia edilerek 1877’de Berlin Sefirliğine tayin edildi. Berlin’deyken Ayastefanos Antlaşması ve Berlin Kongresi‘nin müzakerelerine katıldı. 1881’de kendine vezirlik payesi verildi. 1882’de Viyana Sefirliğine tayin edildi ve bu görevde dokuz yıl kaldı. Bu görevine devam ederken 1891 yılında, odasında hava gazını açarak intihara teşebbüs etti. Kurtarılmaya çalışılsa da, dört gün hastanede kaldıktan sonra 18 Aralık 1891’de öldü. Sadullah Paşa’nın intiharına, ülkesinin içinde bulunduğu durum karşısında duyduğu üzüntü, çocuklarını görmek için bile İstanbul’a dönmesine izin verilmemesi nedeniyle kapıldığı umutsuzluk ya da Büyükelçilik hizmetindeki kadınlardan biriyle gönül ilişkisinde kadının hamile kalması sonucu ortaya çıkacak rezaletten kurtulmanın yolunu bulamamasının sebebiyet verdiği söylenmektedir.

Cenazesi İstanbul’a getirilerek  II. Mahmud Türbesi haziresine defnedilmiştir. 14 yıl ayrı kaldığı eşi Necibe Hanım, Sadullah Paşa’nın öldüğüne inanmadı ve 80 yaşındaki ölümüne kadar, İstanbul’daki yalılarında Sadullah Paşa’nın geri dönmesini bekledi.

Sadullah Paşa’nın oğlu Nusret Ayaşlı’nın eşi Münevver Ayaşlı, kayınpederinin sürgün gibi görevlerinin Mehmed Said Paşa‘nın kıskançlığı ve iftirası neticesinde yaşandığını, zira Sadullah Paşa gibi sadık bir devlet adamının Padişah (II. Abdülhamid) ile ters düşmesinin mümkün olamayacağını belirtmiştir. (Münevver Ayaşlı’nın, eşi Nusret Ayaşlı’nın ölümünün ardından, hiç tanımadığı kayınpederi de dahil olmak üzere dönemin ünlü isimleri hakkında kaleme aldığı eser sıklıkla fikir yürütmelere dayanır; Ayaşlı’nın Sadullah Paşa’nın intihar sebebi olarak gösterilen evlilik dışı ilişkisinin de gerçek olamayacağında ısrar ettiği bu kitaptaki iddialar, Sadullah Paşa’nın Galib Bey tarafından yazılmış biyografisini yayınlayan Nazir Akalın tarafından reddedilmiştir.

İstanbul’da Sadullah Paşa’nın yaşamış olduğu Sadullah Paşa Yalısı Boğaziçi’nin en gözde yalılarından biridir.

Sadullah Paşa edebiyatla da uğraşmıştır. Şair olarak Alphonse de Lamartine‘in şiirlerini Türkçeye çevirmiş ve bunlardan “Göl” adlı eser edebi çevirilerden en başarılarından olduğu belirtilmiştir. İki şiiri de basılmıştır. Ayrıca bazı nazım eserleri de vardır.

Mahmud Hamdi Paşa hakkında da yeterli bilgi yok. Bir karışıklık var ve doğru bilgiye ulaşmak zor.. Onun için diyoruz zaten mezar taşlarına kısa bir kitabe, hayatıyla ilgili doğru, açıklayıcı bir bilgi konulması gerekir, diye…

Tarihimizi öğrenelim, diyoruz.. Unutmayalım, diyoruz.. Nasıl olacak bu..Kendi atalarımızın mezarlarına bile sahip çıkamıyor, onlar hakkında bilimsel kitaplar yazamıyor ve mezarlarını bile tam olarak koruyamıyoruz.. Tarihe, tarihi şahsiyetlere sahip çıkmak nasıl olacak peki…

Bir Cevap Yazın