Sanatı Ararken…

Ümit Gezgin

Yazı için iyi bir gözlem yeteneği gerekiyor. Dahası bu yetenekten ziyade, belki bir alıştırma veya araştırma da olabilir. Evet, yazı, iyi yazı, ciddi bir gözlemi, gözlenmiş nesne veya olguları analiz etmeyi gerektirir.

Böyle düşünerek okuldan çıktım ve Kuyubaşı’ndaki Kerem Pastanesi’ne doğru yürürken, öğrencileri de benim 1985’lerde beklediğim belediye otobüsünü beklerken gözlemledim..

William Morris, hayatın estetikleştirilmesinden, bahsediyordu. Güzelleştirilmesi ve onunla böylece başa çıkılmasından.. Ben de çevreme bakarak ilerliyordum. Trafik ışıklarından karşıya geçmeye çalışıyordum, yağmur da keskin yağıyordu.. Vızır vızır araç geçiyordu.. Deli gibi otobüsler, taksiler, minibüsler.. Klakson sesleri…

Işıkları geçtim. Yağmur çok tatlı yağıyordu. Şapkamı alelacele taktım. Sert bir rüzgar esti. Kaldırımlar, asfalt yollar pırıl pırıl ışıklarla parlıyordu. Gökyüzü gri katman katman bulutlarla kaplıydı. Ya martılar, ağır çekimde, süzülür gibi gökyüzünde uçuyorlardı. Dışavurumcu, hareketli bir tabloydu her şey.. Böyle, hareketli, dinamik bir resim yapılabilir miydi.. Elbette, dedim içimden.. Bir video art olgusu.. Belki kısa kısa çekimlerle olabilecek bir video.. Estetiği önceleyerek, veya dobra dobra, hayatın salt, kuru gerçekliğini, anlamını ortaya koyan çekimler.. Ölgün tablo gerçekliğinden, dinamik yaşam gerçekliğine geçiş..

İleriye elbet, Kerem Pastanesi’ne doğru.. Gidip gelen gençler vardı.. Koşturan ıslak kaldırımlarda insan kalabalığı.. Okulu, hayatı, resmi.. Resim çizmenin, boyamanın, fotoğraf ve video çekmenin hayata katılmak kadar, hayatı dönüştürmek için de birer adım olduğunu, düşündüm. Farklı farklı resimler, kavramsal tasarımlar haklıma geldi. Görüntünün nasıl bir gerçeklik olabileceğini, aslında görüntünün ardında başka gerçekliğin yatabileceği olgusu.. Bu ne anlama geliyordu?..

Tam, anlamı bilmeden yürüyordum. Oturdum pastaneye. Bir çay, bir açma söyledim. Oturdum ama, bir esiyor rüzgar pir esiyor. Donuyorum adeta.. Önümdeki küçük parkı dönüştürdüler, temizlediler, soyut şekiller, renkli birtakım şeyler koydular, ciddi masraf yaptılar. Ana oğul heykeli vardı, kuşlar konuyordu heykelin önüne, vatandaşlar yem atıyor veya ekmek bırakıyorlardı ve yüzlerce güvercin toplanıyor, besleniyor ve tellere konuyordu.. Şimdiki durumda heykel kaybolmuş, kuşlar da uçup gitmişti. İnsanların oturmaları için var olan bankların yerine, estetikleşen bank gibi ama oturmaktan ziyade seyredilebilecek şeyler yapmışlardı ve onlara da kimse oturmuyordu. Evet, küçük, cadde üstü park estetik, güzel, farklı bir parka dönüşmüş, ama insansızlaşmıştı.. Sadece insanlar terketmemişti parkı, aynı zamanda kuşlar da terketmiş, uçup gitmişti..

Yağmura rağmen gidip gelenler ve telaşlar kesilmemişti. Biraz oturup kalkmak ve yürüyerek minibüslerin Kadıköy sahile inmeden önce durdukları dört yol ağzı, diğer ismiyle çeşme durağının yakınındaki kağıt toptancısından biraz resim çizmek için kağıt alacaktım. Orda kağıtları ikiye kestiriyor ve yine dar sokaklardan yürüyerek sahile iniyor, Haydarpaşa Gar binasına, sahile oturmuş gençlere, yürüyen ihtiyarlara ve banklara sessizce oturup simit yiyen insanlara bakarak birkaç fotoğraf çekiyor ve olmadı resim çiziyordum eskiz tadında.. Zaten benim tekniğim de eskiz tarzı bir resim diline sahipti. Aslında gençliğim ve eğitim hayatımda da benzer şekilde resimler yapardım. Eskiz tadında çizimler…

Kalktım, yürümeye başladım çantamla Söğütlüçeşme’ye doğru kaldırımdan. Otobüsler, taksiler, özellikle motorlar vızır vızır geçiyor.. Yüksek katlı apartmanlar ve önlerinde çam, köknar ve ceviz ağaçları.. Otomobil galerileri, marketler, çiçekçi, tekel bayi, banka, kafeler.. Kadıköy Belediye binasına doğru yürüyorum. Durdum, orda birkaç fotoğraf çektim, ilerde güzel gökdelenler, yeni yapılan televizyon kulesi bulutlarla öpüşüyordu. Kalın kalın, küme küme gri bulutlar kulenin antenini kaplamıştı.. Ana yolda arabalar deli dana gibi koşturuyordu. Kırmızı palto giymiş bir kadın siyah parlak çizmeleriyle, bozuk kaldırımda temkinli yürüyerek köprüden ağır ağır geçiyordu. İki öğrenci ellerinde çantalar ve telefonlar hem sohbet ediyorlar, hem de telefonlarına bakarak ilerliyorlardı. Oto galerisinde milyonlarca liralık arabalar teşhir ediliyordu. İmrenerek bu arabalara bakanlar vardı. Ziverbey’deki köşk beyaza boyanmış, bahçesine de on yıl kadar önce yüksek yüksek binalar dikilmişti. Köşkün eşyaları içinde midir, diye düşündüm.

Yürümek hoşuma gidiyordu. Beğendiğim açılarda duruyor fotoğraf çekiyor, olmadı resim çiziyordum. Bu bana rahatlık ve mutluluk veriyordu. Gökyüzüne, hareket halindeki bulutlara bakıyordum. Tek tük kuşlar da vardı gökyüzü derinliğinde…

Bir Cevap Yazın