Yaz Sıcakları Bunaltıyor…

Ümit Gezgin

18 Ağustos 2022, Perşembe

Yaz sıcakları bunaltıyor.. Sabah erken saatlerde kalkıyorum ve alel acele kahvaltıyı hazırladıktan sonra kitaplarımı, resim defterlerimi, tuval bezlerini, sulu boya ve akrilikleri hazır edip, yola çıkıyorum..

Bazen, çay eşliğinde balkona çıkıyor, çevreyi seyrederken, gelip geçen insanlara, köpeklere, gölgeliklerde durmuş kedilere bakarken kah kitap okuyor kah resim yapıyor veya çizdiğim desenleri boyuyorum…

Boya olmadan da resim olabilir mi.. Olur. Önemli olan sanatçının karar vermesi hadisesidir. Resim için de, öykü ve şiir için de, anlatı, günce, hatta deneme için de geçerlidir bu..

Doğayı, giderek çevreyi anlamak içinde bulunmak, üstünde yürümek ve ona yakın durmakla ilgilidir.

Evden çıktığımda üfür üfür sıcaklık ve nem boğuyordu havayı.. Kediler ve kuşlar için hazırladığım yemeği, çöp konteynerinin yanına bıraktım.. Hemen kara gözlü bir karga pike yaptı tabağa doğru.. “MAY BE” diye bir kahvaltıcı dükkanı var okulun ve bizim köşemizde. Küçücük bir yer ama, tepeleme genç insan doluyor. Fiyatları da aşırı olmasına rağmen, bu kadar rağbet görmesini, haftasonları da insanların kuyrukta beklemesini anlamak mümkün değil benim açımdan. Üzerine para verseler gidip oturmam böyle bir yere.. Ama başkaları masa bekleyebiliyor…

İlhami Örnekal Ortaokulu’nun duvar kenarından giderek, Ezo Sunal Çocuk Evi’ni de geçerek, (Ezo Sunal bahçede bir şeyler anlatıyordu velilere..) İyi Dilekler Pastanesi’ne göz gezdirdim.. İçersi tepeleme dolu.. Oturacak yer yok orada da.. Çark ettim sahile, Kalamış sahiline doğru adımlarımı yönlendirdim.

Kalamisia Cafe diye bir kafe daha var No.1 Kuaförün yanında.. Orası da dolu.. İnsanlar İstanbul’un değişik yerlerinden buralara geliyorlar, kadınlar erkekler kendilerini birbirlerine göstermek ve başkalarının konuşmalarına kulak kabartmak için sıkışık nizam oturuyorlar. Dip dibe masalara oturmayı nasıl tarif etmeli başka türlü…

Gençler sosyalleşmenin bir türevi olarak belki böyle masalarda dip dibe oturmayı tercih ediyorlar. Kitap okuyan, yazı yazan, resim yapan insanların böyle ortamları tercih etmelerine imkan yok.. Bu yüzden daha kıyı köşeler seçilmiştir bütün sanat tarihi boyunca…

İster edebiyatçılar, ister plastik sanatçılar olsun, hep gözden biraz uzak yerleri tercih etmişlerdir.. Toplumun içinde ama, biraz ötesinde durmayı denemişlerdir.. İnsanın kalabalıklarda olması; düşünememesi, hissedememesi, hep belli bir kalıpta, ruh durumunda kalması anlamlarına gelir.. Bu da insanı yaratıcı değil, tüketici bir bireye dönüştürür.. Kalabalıktan biri…

Sola döndüm, sahile doğru iyice yaklaştım, biraz ilerledikten sonra karşıma taksi durağı çıktı. Bambu ağaçtan yapılmış, küçük bir bahçesi ve bol kedileri olan bir yer..

Yürüdüm. Elimde torba, boynumda çanta.. ilerledim ve ilerde sağda, önü otopark yapılmış, büyükçe ağaçları önünde bitmiş, kendisi kuytuluklarda kalmış bir Kalamış kilisesi var, bahçesi de Todori meyhanesi olarak kullanılıyor. Kilisenin adı: Ayios loannnis Hrisostomos Rum Ortodoks Kilisesi olarak geçiyor. Yani Rum Ortodoks Kilisesi olarak kabul ediliyor, köşede kaybolup, ağaçların ve evlerin arasında küçücükleşmiş kilise..

Bahçe kısmında da tarihsel Todori duruyor ve hizmet vermeye de devam ediyor.. Önü de otopark olarak hizmet veriyor. Karşısı, sağ, sol tarafları da kebapçı, meyhaneci, bar, pub gibi yerler tarafından kapatılmış. Sadun Boro ve karısının heykeli de borularla birlikte gökyüzüne yükseliyor…

SICAK KAVURDUKÇA KAVURUYOR

Sıcak o kadar fazla ki.. bir iki adım atıyorsun terim terim terliyorsun.. Martılar da açlıktan ağızları açık dolaşıyorlar. Kargalar çimenlerde sekiyor. Kalamış Parkı’na saptığımda hemen denizin maviliğini gördüm, gökyüzünün maviliğiyle bütünleşiyordu.. rahatladım.. içim huzur doldu.. Az biraz bulutlar da martı çığlıklarıyla birlikte güzel bir tablo gibi geldi bana… İnsanlar kendi hallerinde dolaşıp duruyor, hatta bu sıcakta, güneş iyisinden yakarken dört bir yanı, koşuya çıkanlar görünüyordu…

Kurbağalıdere biraz nefes almama sebep oldu. Tek tük yaşlıyı da görünce onlarla özdeşleştim. Gençlerden ziyade onlara yakındım çünkü.. Ağır ilerliyor, ani hareketlerden kaçınıyordum.. Yaşlılar da öyle.. Ağır hareket ediyorlar, filozofça tutum takınıyorlar.. güngörmüş insanların haliyle daha mesafeli ve soğukkanlı bakıyorlar hayata…

Kurbağalıdere müthiş bir sessizlik içinde duruyordu önümde. Köprüden bakarken uzaklara, bir iki çizgi attım defterime.. Oradan gittim gittim.. Kuşdili’ne vardım.. dörtyol ağzında araba kalabalığı artıyor eksiliyordu. Birkaç insan ağır adımlarla karşıya geçiyordu. Söğütlüçeşme Cami uzaklardan apartmanların ve ağaçların arasından güç bela görünüyordu..

Boğa heykelinde fotoğraf çektirenler vardı ve Altıyol’daki tarihi kilise, ağaçlarıyla birlikte meydana gölge yapıyordu. Kalabalık Bahariye Caddesi’ne girip çıkıyordu.. Tramvayların biri gidiyor biri geliyordu kırmızı kırmızı…

Tarihi, Osmanlı’dan kalma çeşme.. sonunda akmaya, kurnası değiştirilerek kullanılmaya başlanmış ki beni sevindirdi bu durum.. Gelip geçen insanlar su içiyor, serinlemek için avuç avuç su serpiyorlardı yüzlerine.. Her tarihi çeşmenin kitabesi vardır. Bunun kitabesi çalınmış anlaşılan ki.. yoktu…

Osmanağa Cami minaresi tamirata alınmıştı. Büyük, devasa bir ağaç yükseliyordu yanında. Yine yanında yeşile boyalı, ahşap köşk vardı ki, o da eskilerden kalmaydı.. İnsanlar ve araçlar gidip geliyordu yukardan aşağıya.. Güneş de kavurdukça kavurmaya devam ediyordu..

Sahile, deniz kenarına, iskelenin oraya doğru hızlıca yöneldim…Karşıda Haydarpaşa, iskelede yürüyenler.. Balık tutanlar, iskeleye yanaşan vapurlar, motorlar.. Gökyüzünde tek bulut yok. Güneşe bakmak imkansız.. Nemle birlikte insan terledikçe terliyor ve gölgelik bir ağaç altı arıyor…

Bir Cevap Yazın