Dr. Tuncay Gezgin
Kaysunizade camiinin avlusunda otururken şu düşünce geçti aklımdan; “ eğer önü apartmanlarla kapanmasa bütün İstanbul’u görmek mümkün olacaktı”. Avlusundan değil ama önü açık olan bir kot yukarıdaki haziresinden şehir yine de görülebiliyor; Edirnekapı’dan Sarayburnu’na. Halıcıoğlu tepelerindeki binalar da olmasa belki Marmara açıkları, karşı kıyılar, hatta adalar…

Sütlüce sırtlarında bu eşsiz konumundaki cami Mimar Sinan eseri. Banisi Kaysunizade Mehmet Efendi. Zaman içinde harap olmuş, 90’ların sonunda sıfırdan yeniden inşa edilmiş bir yapı. Kaysunizade’nin mezarı cami kapısının dışında kaldırım üzerinde. Mehmet Efendi bir hekim. Kanuni Sultan Süleyman son seferi Zigetvar’da vefat ettiğinde onu tahnit eden kişi. Osmanlı tabibleri Kaysunizade’yi pirleri kabul ettiklerinden onun mezarı civarına gömülmek istemişler. Böylelikle burada bir hekimler mezarlığı oluşmuş.
Üst taraftaki manzaralı haziresi böyle olsa gerek. Fakat durum farklı. Hazire dağınık halde üç beş taşın orada burada gözüktüğü düz bir arsa halinde. Bu kaba taşların üzerinde cellat mezarları misali ne bir yazı ne bir işaret var. Bir mezar dışarıda, yol kenarında, yüksek bir set üstünde. Büyük bir servi ağacının gölgesindeki bu mezarın silindirik gövdeli taşlarının bir tarafında açmış çiçekler, bir tarafında bırakılmış çöp poşetleri…

Kaysunizade camiinin karşı köşesinde, bu eski semtte hemen hiç kalmamış ahşap evlerden biri, o da betonla karışık melez bir yapı, çökmüş yıkılmış; büsbütün süpürülmeyi bekliyor. Yanındaki sokaktan aşağı doğru inince sağ tarafta Elifi dergahı olarak anılan Hasırizade tekkesi, onun önünde set set mezarlık ve diğer kenarında Çavuşbaşı camiinden oluşan kompozisyon insanı başka bir iklime sokuyor.

Tekkenin banisi Hasirizade Şeyh Mustafa İzzi Efendi. İzzi Efendi Sadiyye tarikatının İstanbul’daki en eski merkezlerinden Eyüp Taşlıburun tekkesinin postnişini Kırımlı Şeyh Süleyman Sıdkı Efendi’nin damadı ve halifesi iken mürşidinin vefatı üzerine Sütlüce’ye taşınmış, burada kiracı olarak oturduğu evi çevresindeki küçük bir araziyle satın alarak kendi tekkesini kurmuş. Tekke son postnişini Elif Efendi zamanında parlak bir tasavvuf ve sanat hayatına sahne olmuş. Devrin ileri gelen alimleri, devlet adamları, musiki, hat, edebiyat sanatkarları mesnevi dersleri, ayin ve sohbetlere devam etmişler.
1925 yılında tekkelerin kapatılmasından sonra başka bir hayatı olmuş buranın. Bu hayat yıkma, yakma, çalma ve çırpma hayatı. Önce tevhidhane-türbesi hızla harap olmuş, bu sırada süslemeleri ve kitabeleri çalınmış. 1983’e dek dayanan harem-selamlık binası o tarihte kundaklanıp ortadan kaldırılmış; elbet sahip olduğu zenginliği hat levhaları, yazma eserler, tarikat eşyası yağmalandıktan sonra…Geçenlerde bir haber okudum. Çin, yağmalanıp da dışarıya kaçırılan eserlerinin sayısının on milyon kadar olduğunu açıklamıştı. Bir on milyon da bize saymak lazım…

Neyse elde kalanlar ihya edilmiş bugünkü bina tesis edilmiş. Şimdi bir vakfın kullanımında. Sultan II. Mahmud tuğralı, ampir üslubu yansıtan cümle kapısı bütün ihtişamıyla yerinde. Ben kapı önüne geldiğimde bir adam içeri girmek için bekliyordu. Kapalıydı kapı; ziyaretçiler için üzerine bir telefon numarası asılmıştı.
İ.Hakkı Konyalı’nın tespitiyle “Mezarlık bir mahkuk eserler müzesi olacak kadar kıymetli taşlarla dolu idi. Maalesef bunların hepsi kırılmış, yok edilmiştir.” Herhalde bir kısmı da aşırılmıştır. Mezarlıkta, duvarında yazıldığı şekliyle, sadiyye tarikatından birçok zat medfun. Son postnişin, aynı zamanda iyi bir hattat ve şair Elif Efendi’nin mezarı da içeri giremediği tekke duvarının dibinde. Tekkelerin kapatılmasından iki sene sonra vefat eden Elif Efendi, öncesinde, ölünce tekke bahçesine anamın yanına gömün diye vasiyet etse de “tekke bahçesine gömülmek bundan sonra memnudur” buyurulduğundan dışarıda kalmış.

Tasavvuf büyüklerinden Yusuf Sinaneddin Sineçak’ın mezarı, yüksekte, set halindeki mezarlığın kenarından yola bakıyor. Ortasında büyüyen bir ağacın gölgesinde, demir parmaklıkla çevrili. İbrahim Gülşeni’nin talebesi, meşhur şair Hayreti’nin kardeşi Sineçak, birçok maceralar yaşayıp, birçok haksızlıklara uğradıktan sonra gelip Sütlüce’ye yerleşmiş. Burada bir dergah kurup irşad etmeye başlamış. Tasavvuftaki yüksek derecesi saraya kadar ulaşınca dönemin Sultanı, Kanuni Sultan Süleyman onu tanımak istemiş. Lakin Sineçak kendisine yapılan davetlere icabet etmez, Sultan’ın gelmesini de istemezmiş. Sultan birgün kalkıp gelmiş, Sineçak, şu halde o gelmişse biz gideriz demiş, derviş hücrelerinin birine girmiş orada vefat etmiş. Bu hikaye bilmem doğru mu efsane mi?
Yalnız zamanımızdan birinin, kendisine sonradan verdiği isimle Muhammed İslamoğlu’nun hikayesi efsane değil. O varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğuyor, yalılarda köşklerde büyüyor, servet içinde yüzerken birgün gördüğü bir rüya üzerine her şeyi bir kenara bırakıp gelip Sineçak’ın türbedarı oluyor. Ölene dek tam yirmibeş yıl boyunca. Hem türbeyi, hem ayağa kalkana dek tekkeyi hırsıza, arsıza karşı savunuyor.Eline geçen parayı civardaki sokak çocuklarına dağıtmayı, onları kötü alışkanlıklara karşı korumayı, ders vermeyi, bildiği dillerden öğretmeyi de ihmal etmiyor…

Mezarlık arasındaki dar yolun sonunda birkaç basamak tırmanarak Çavuşbaşı camisinin avlusuna çıkılıyor. Çavuşbaşı namı diğer Sütlüce Mahmud Ağa camii, Kanuni’nin kapıağası Mahmud ağa tarafından Mimar Sinan ‘a yaptırılmış. Bu küçük caminin, küçük avlusunu daha da küçülten içi kadar geniş sonradan ekleme bir son cemaat yeri var. Kapısının üstünde caminin tarihçesini veren kitabenin güzel talik yazısı Elif Efendi’ye ait.
Çavuşbaşı camii avlusunu hemen dibindeki apartmanlarla paylaşıyor. Avluda bir türbe onun arkasında da uzamış otların taşları kapattığı bir mezarlık bulunuyor. Küçük bir oda büyüklüğündeki türbede altı sanduka var. Camlı kapısının üzerine asılmış kağıtlarda haklarında uzun bir bilgi verilmesinden türbede halveti şeyhi Cemaleddin İshak Karamani ve meşhur Hattat Ahmed Karahisari’nin yattığı anlaşılıyor. Türbe duvarında şöyle bir kitabe var; Makam-ı hazret-i Şeyh İshak Cemaleddin-i Karamani.
Türbenin az ötesine, üzerine kırmızı boyayla iri iri adak kurban diye yazılmış büyük bir tahta plaka konulmuş. Yazının hemen altındaki ok işareti iki adım ötede birkaç basamakla çıkılan üstü çardaklı, yerlerde saksı içinde çiçeklerin olduğu bir yeri işaret ediyor. Ortada koç falan yok ama bir ördek, birkaç tavuk ve horoz var. Bunların bir kısmı da mezarlık içinde dolaşıyor.

Şimdi Kongre merkezi olan eski mezbahane binası aşağıda, bir duvarın arkasında. I. Ulusal mimarlık çizgileri taşıyan mezbahanede seksenlerin ortalarına dek hergün binlerce hayvan kesiliyordu. Artıkların martıkların suya bırakılması sebebiyle Altın Boynuz’un altına benzemeyen paslı renginin ve dayanılmaz kokusunun bir sebebi de bu mezbahaneydi.
Mezbahanenin bulunduğu yerde eskiden Sokullu Mehmet Paşa’nın yalısı vardı. Zaten bu kıyılar bu tepe birçok ilim ve devlet adamının yalısının, bağın, bahçenin olduğu yerlerdi. Osmanlı sultanlarına mahsus bir de Karaağaç Sarayı vardı ki bir karaağaç korusuyla çevrili olduğu için bu ismi almıştı. Sadece Osmanlı’da değil Bizans zamanında da mamur ve büyük bir köydü; Onların Gala krini yani süt kaynağı dediği Sütlüce.
Yukardan gelip mezarlığın ve Mahmud Ağa camiinin önünden zarif bir kıvrımla devam eden yolun biri tekke kapısına tırmanan biri sahile inen iki yol olarak çatallaştığı yerde Bosnalı İbrahim Paşa’nın ismini taşıyan bir çeşme bulunuyor.
Bu yolun sahil yoluna kavuştuğu köşede kapıağası Mahmud Ağa’nın yaptırdığı bir de hamam olması lazım. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sindeki tasnifte çobanlara ayırdığı bu hamam yirminci yüzyılın son çeyreğinde de hizmet veriyormuş.
Sahile çıkınca İskeleye gitmek yerine, Kumbarhane camiine yürüdüm önce. III. Selim’in yaptırdığı Humbarahane kışlasının avlusuna annesi Mihrimah Valide Sultan’ın inşa ettirdiği cami onun adıyla da anılıyor. Cami arkasında kışladan kalma bazı yapılar şimdi bir üniversitenin kullanımında. Üstten Haliç köprüsünün bastırdığı, yandan onu çukurda bırakan işlek bir caddenin sıkıştırdığı bu camiye acınsa yeridir. Daracık avlusunda bir de şirin muvakkithanesi var. Neyse ki bütün bu sıkışıklığın verdiği sıkıntı fevkani oluşu ve içinin zarif çizgileriyle hafifliyor. Biraz ilerde Valide Sultan’ın bir de çeşmesi bulunuyor. Eskiden kışla duvarının dışında olan çeşme üniversiteden kaçamamış onun içine alınmış. Bu neredeyse yeniden inşa edilmiş, suyu akmayan sembolik çeşme, yarım metre önündeki duvara benim burada ne işim var der gibi somurtarak bakıyor.
Artık iskeledeyim. Eyüp’ten yola çıkmış tekne ağır ağır yaklaşıyor. Haliç’in hafif çalkantılı suyunda güneşin ışıkları binbir kırık ayna olmuş…






İlk yorum yapan siz olun