Ümit Gezgin
Vapurla resim çizmek için Beşiktaş’a gidiyordum.. aslında haftada birkaç gün Beşiktaş’a mutlaka geçiyordum resim çizmek için.. sonra da çizdiğim resimleri orada bir kafeye oturup boyuyordum.. yanımda da mutlaka resim kağıtlarımı, kitaplarımı ve resim malzemelerimi taşıyordum…

Vapurlar beyazdı ve onları martılara benzetiyordum.. Kadıköy’deki Beşiktaş vapur iskelesi binası da hem tarihiydi hem de martılar ve vapurlar gibi beyazdı.. sonra vapurların içinde Vapur Kafe vardı ve her vapura binişimde bu kafelerden çay alarak içer ve İstanbul’u sağlı sollu seyrederek Beşiktaş’a ulaşırdım.. vapurdan giderken çoğu kere ya resim çizerim ya da kitap okurum…

Vapur bekliyordu, yolcular biniyor ve hemen uygun koltuklara kuruluyorlardı.. kurulanlar hemen telefonlarına sarılıyorlar, kendilerini vapurdan ve çevreden soyutluyorlardı.. ben de bir yere ya oturuyor veya ayakta duruyor, küpeşteye çıkarak, denizi, dalgaları ve uzaktan geçen vapurları izliyor, fotoğraflarını çekiyordum.. olmadı resim kağıtlarıma resimlerini çiziyordum…

Uzaklara bakıyordum ve vapurun köpükleri dalgalar üstünden gürültülü bir şekilde kendini gösteriyordu.. hafiften de yağmur yağıyordu.. insanlardan kaçıyordum bir bakıma.. anlamsız ve kaçamak bakışlar vardı üzerimde.. genel kurala uymuyor, onlar gibi davranmıyor ve her oturup kalktığımda elimde telefon dolaşmıyordum.. yanımda, oturduğum zaman okuduğum kitaplar vardı ve denize, vapurlara, tankerlere ve İstanbul’a bakarak kağıtlara da bir şeyler çiziyordum…

Büyük tankerler geçtiğinde vapurlar yavaşlıyor, kıyıya yakın seyrediyordu.. vapur koltukları rahattı.. çaylar da taze.. günden güne vapurların kalabalıklaştığını, her yerin tıklım tıklım, daha çok genç insanla dolduğunu görüyordum.. sonra İstanbul’u görüyordum vapurdan.. minare minare, ev ev.. İstanbul, tarihi İstanbul, işte yaşıyordu, bizlerden sonra da yaşamaya devam edecekti.. nice anlı şanlı insanlar gelmiş ve geçmişti İstanbul’dan.. işgal altında bile kalmıştı koca şehir dört yıl boyunca düşman çizmeleri altında.. Haliç üzerinde köprüler yapılmış, dünyanın ilk tünellerinden biri olan Karaköy-Beyoğlu tüneli inşa edilmişti.. her zaman hareketli, her zaman cıvıl cıvıldı İstanbul ve işte ben bunu vapurdan görüyordum, hissediyordum…

Uzaklarda Selimiye Kışlası görünüyor, yanında hemen bayrağımız dalgalanıyor.. orada bir zamanlar Harem Otel vardı.. orası satıldı ve yıkıldı.. evler, apartmanlar uzanıyor oralardan Üsküdar’a doğru.. önleri hep ağaç dolu.. şerit halinde orman gibi uzanıyor yeşillikler.. daha uzaklarda da adalar, Haydarpaşa Gar’ı görünüyor.. martılar vapura bitişik uçuyor canhıraş neşeli seslerle.. insanların attıkları simit parçalarını neşe içinde havada kapışıyorlar…

Küpeştede durmuş, uzaklara, Kız Kulesi’ne doğru, bol bulutlu gökyüzüne, hatta ilerde ayakları görünen köprüye bakıyorum ve yine tankerleri de görüyorum burunlarını göstermiş ve Karadeniz’den Marmara’ya giriyorlar ağır ağır.. Üsküdar’ın girişindeki tepelerde tarihi cami de şiirsel güzellikte kendini gösteriyor.. İstanbul’da olmanın ayrıcalığının ne anlama geldiğini bu manzarayı görenler daha iyi anlıyor.. İstanbul’la ilgili bütün manzaralar aynı zamanda resimsel ve ressamlara ve de şairlere de ilham kaynağı…






İlk yorum yapan siz olun