Ümit Gezgin
Resim yapmak için oturup, çalışacak yer bulamıyorum.. ya meraklı gözlerle karşılaşıyorum, ya da resim yapmama izin vermeyen tutum ve davranışlar önüme set olarak dikiliyor.. ne parklarda resim yapabiliyorum, ne de doğru düzgün kafelerde…

Bugün de resim yapmak için dışarıya çıktım.. uygun bir yer bulup resim çizecek, kitap okuyacak, yazı yazacak ve çizdiklerimi boyayacaktım.. ama ne mümkün.. ne kitap okuyabileceğin bir yer var, ne de resim çizeceğin.. hadi kitap belki okuyabilirsin.. onu bile istemeseler de.. çünkü insanlar kendilerinden olmayandan nefret ediyorlar.. o kişilerin ölmesini, yok olmasını, yanlarında görünmemesini istiyorlar.. öbür türlü rahatsız oluyorlar…

Baktım burdaki Kahve Dünyası, Yaşlılar Dünyası’na dönüşmüş.. dip dibe oturmuşlar birbirlerinin dedikodularını dinliyorlar.. şöyle bir kapıdan baktım.. yok ne içeri girilecek gibi, ne de oturulacak gibi.. garsonlar ve çalışanların çoğu zaten vasat ve halden anlayanlar değil.. aralarında ukalalar da var.. bu Fenerbahçe’deki Dilek Pastanesi’nde de böyle.. garsonlar o kadar ukala olmuşlar ve herkesle yüz göz olmuşlar ki.. laf anlatamıyorsun.. sipariş veriyorsun, dinlemiyorlar.. oturdum oraya bir çay istedim, getirmediler, ısrar ettim ılık çay getirdiler.. sonra da iki çay yazmışlar.. itiraz ettim.. çayı da altmış beş lira yapmışlar.. küçük çay.. içilecek gibi de değil.. oturulacak yer de değil.. saygısız, büyük küçük bilmeyen tipler.. gettolardan gelip, buralardan intikam almak için yaşlıları kazıklıyorlar.. fahiş fiyat uyguluyor, sonra da bunları kendi hesaplarına geçiriyorlar.. ali kıran baş kesen olmuşlar ve sahipleri de buna göz yumuyor…

Sanat için oturulacak yer yok.. özellikle dışarıya çıktığımda kafelere bakıyorum, pastanelere bakıyorum.. beni kabul etmiyorlar.. çekiniyorlar benden ve benim gibilerden.. ukala, gereksiz, ayrıcalıklı, yeniliğe açık görüyorlar.. fikirleri, hayalleri dağılıyor ve bundan hoşlanmıyorlar.. onların istedikleri kendi kokuşmuşlukları içinde yaşamak.. bunları dağıtacak insanlar gelince onlara hizmet etmek istemiyorlar..ne çay getiriyorlar, ne kahve.. en iyisi self servis olan yerlere gideyim, diyorum…

Bildik cadde ve sokaklardan Kızıltoprak’a doğru yürüdüm.. buradaki Kahve Dünyası yaşlılar dünyası olmuştu ve ne içerde ne dışarda oturacak yer yoktu.. fiyatlar kazık olduğu halde yaşlılar, emekliliklerini evde, televizyon karşısında değil, kendileri gibi yaşını başını almış yaşlıların arasında, onların birbirleriyle yaptıkları hastalık dedikodularını dinleyerek geçiriyorlar ve aynı zamanda da telefonlarına bakıp oyalanıyorlardı.. yaptıkları bunun dışında da bir şey yoktu…

Ben de bu yaşlılar cehennemi içinde oturup, kitap okuyup, yazı yazıp, resim çizecek halde değildim herhalde.. geçen gün oturup resim çizerken, bir yaşlı başıma dikilip ablak ablak yaptıklarıma bakmış, sonra da hiçbir şey söylemeden çekip gitmişti.. ne bir tebessüm ne de bir şey.. anlamadım gitti.. herhalde ne işin var burda, senin atölyen yok mu.. yoksa evinde çalış be adam.. buralarda ne işin var senin.. diyordu lisanı hal ile…

Kızıltoprak’taki Kahve Dünyası’na oturdum, başlamıştım ki resim çizip, boyamaya ve baktım, yanımdaki masaya da küçük kız çocuğuyla bir adam oturdu.. çocuk da oyuncaklarını çıkardı oynamaya başladı.. babası da oyalıyor çocuğu.. konsantrasyonum bozuldu tabi.. aklım takıldı.. çocuk benim yaptıklarıma da bakıyor.. bir yandan da babası çocuğa aman ne güzel yapıyorsun, aferin evladım, falan diyor.. sürekli bir şeyler söylüyor.. çocuk da babasına cevap veriyor.. resim yapmaya devam etmeme imkan yok.. hızlıca hazırlandım çıktım.. gerisin geri sıradan insanların arasından geçerek ve yoğun trafikten, tekrar Fenerbahçe sahildeki Dilek Pastanesi’ne geldim ama, orası da hepsinden berbat.. ayaklar baş olmuş, garsonlar patronluk kesilir hale gelmiş.. lakaytlık almış başını gitmiş.. fahiş fiyat, kafalarına göre takılma.. dalgacı tipler.. küçük çay altmış beş lira.. iki tane çay yazmışlar bana..itiraz ederek ancak birini ödedim.. küçük su kırk lira.. iki tane küçük poğaça yedim.. toplamda iki yüz liraya yakın para ödedim.. olacak şey değil…

Kalktım eve doğru yürürken, A101’e gideyim de alış veriş yapayım, dedim.. saçı sakalı dağınık, sorumsuz tipler orada da var.. biri yaşlı bir kadına akıl veriyor.. kadın da çaresiz öylece adama bakıyor.. bunlar da diyorum içimden fazla yazarak veya eksik tartarak daha fazla para almanın, sonra da cebe indirmenin derdindeler muhakkak.. saygı, sevgi, işe bağlılık, müşteriye hizmet ve hürmet yok.. kandıracak, dolandıracak insan arıyor her biri.. bir Macro Center’da çalışanlar daha eli ayağı düzgün ve belli kalitede tipler.. orada da var dağınık ve fırıldak tipler ama, bunlar kadar değil.. Migros’larda da üfürükten tipleri görüyorum.. dalgacı, büyüğü tanımaz ve ukala.. hizmet sektörü dökülüyor…

Hafiften yağmur başlamıştı.. şimdi biraz hızlandı.. gökyüzü griliği içimi açıyordu.. sonra yağmurların, karların, hatta doluların yağması.. bu havalardan hoşlanıyordum.. belki sonbahar mevsimi dünyaya geldiğim içindi, bilmiyorum.. ama yağmur, kar, kış görünce dışarılara çıkmak, dolaşmak ve vapurlarla karşıya, Beşiktaş’a geçmek geliyordu içimden.. artık vapurlar da tıklım tıkaç dolu.. Beşiktaş’ta da oturacağım pek bir yer kalmadı.. belediyenin kitap kafesi ağzına kadar dolu.. çaylar iyi ve uygun fiyatla ama.. yer bulabilmek imkanı yok.. en iyisi yine Kovan Fırın kalıyor ana yol üstünde…





İlk yorum yapan siz olun