Ümit Gezgin
Bazıları sürekli gezmeyi, dolaşmayı sever.. ben de severim ama, çok ötelere değil.. şehir içi gezmeleri bana daha güzel ve mantıklı gelir.. ayrıca estetiktir de.. kolay resim çizilir, canın sıkıldığı zaman da yerini değiştirirsin.. olmadı eve gidersin, resmine devam edebilirsin.. en önemlisi kolaylık ve rahatlık vardır…

Son Paris seyahatimde gözlemlerimi de bir yerlerde yazmıştım.. hem notlar almış, hem resimler çizmiş ve hem de Paris ve Parisli ve gelen turistlerle, çevre, müzeler, heykeller hakkında gözlemlerimi yazmıştım.. şimdi eski fotoğraflara bakınca, solmuş görüntüler arasında, o zamanlar oralarda geçirdiğim zamanları hatırlıyorum…

Dünyanın her yerinde olduğu gibi Paris’te de insanlar merakla etrafı gözlüyorlar.. turizm böyle bir şey ve turist şaşkın, ağzı açık bir şekilde dolaşan insan demek.. aynı zamanda da yolunması gereken kazlar gibi düşünülür…

Yerlerde işportacılar vardı ve bu işportacıların çoğu da Kuzey Afrika kökenli insanlardan oluşuyordu ve Eyfel Kulesi’nin biblolarını satmaktan başka geçim şansları yoktu.. toptancıdan aldıkları Eyfel biblolarını turistlere, bazen zorla satmaya çalışarak para kazanmak istiyorlardı.. çoğu kere geçim kaygısını aşıyordu istekleri, zorla para kazanma aracına, bir tür hırsa dönüşüyordu…

Her taraf tarihi bina.. sadece Eyfel kulesi yoktu Paris’te.. yollar düzgün ve kaldırımlar genişti.. ama yer yer çatlak kaldırımlar, yoğun işporta satıcıları, dilenciler vardı ve sokaklarda, meydanlarda çadırlarda yatan insanlar vardı.. zaman zaman da çöp dağlarını görüyordum.. yerler de çöplerden ve köpek pisliklerinden geçilmiyordu.. işin tuhafı köpek dışkılarını sahipleri toplamıyordu…

Bütün bunlara rağmen, her köşebaşında başarılı heykeller yapmışlar.. bu heykellerin kaideleri de görkemli.. bizdeki heykellerle kıyaslandığında başarılı heykeller.. klasik heykel denilebilir bunlara.. ben kaidelere de önem veririm heykel sanatında.. kaide konusunda sorun var bizde.. onlar kaideleri de görkemli ve klasik yapıyorlar ve böylece heykelle kaidesi bir bütüne dönüşüyor…

Pırıl pırıl bir güneş vardı ve Seine Nehri üzerindeki turist motorlarıyla sürekli canlı ve hareketliydi.. köprülerden de bir sürü insan geçiyordu.. bazı köprüler sevgililer köprüsü haline dönüşmüştü.. hatta kilitler bağlanmış.. insanlar oraya, köprülere gidip kilitliyorlar ve anahtarlarını da Seine Nehri’ne atıyorlar.. böylece mutluluklarının devamlı olacağına inanıyorlar.. yani, günümüzde de hurafeler almış başını gitmiş.. eski zamanlardaki gibi, bütün modernliğine rağmen dünya hurafelerin gölgesinde yaşıyor…

Aslında Paris o kadar da anlı şanlı bir şehir değil.. eskinin saraylarını müzeye çevirmişler, tarihi evleri, binaları, köprüleri anlı şanlı hale getirmek için ona göre restore etmişler.. ilave olarak da yüz yıldan fazla bir zaman önce, Paris Sergisi için de Eyfel Kulesi’ni inşa etmişler.. nehir ve kule şehre anlam katıyor.. ama İstanbul’la kıyaslandığında yolda kalacak bir şehir.. bir kere denize kıyısı yok.. kuru, düz bir şehir.. buna rağmen pompalanan müze edebiyatıyla bütün dünyadan da turist çekiyor.. oysa İstanbul bütün dünya şehirlerinin en önünde gelmektedir…






İlk yorum yapan siz olun