Dr. Tuncay Gezgin
Sanat Tarihçi-Akademisyen
Ramazan ayı nicedir sessiz gelip sessiz gidiyor. Şeklen her şey yerinde; sahura davulla kalkış, mahyalar, Ramazanın sonu yine bayram. Dilimizde bir Ramazan edebiyatı da var. Ülke bu kutlu zamanı bir rutin olarak yaşıyor. Bu durum, içimizde susuzluk gibi yer etmiş Ramazan duygusunu bir türlü karşılamıyor…

Ramazan, boyaları yüzünden saf, meleksi yüzünü göremediğimiz bir güzele benziyor. Orucun kalplere, zihinlere verdiği berraklık..bununla dünyayı algılamak, yaşama o hafif dalgalanan, maddeden çok manayı gösteren gözlerle bakmak. Nasıl olacak bu? Oysa Ramazan maddi olanın büyütüldüğü, göze sokulduğu bir zaman dilimi…Bu yüzden Ramazandan ruhlar doymamış, nefisler daha iştahlanmış çıkıyor…
Ne hatırlıyorum geçmiş Ramazanlardan. Birtakım bölük pörçük çocukluk anılarından başka bir şey yok. Hepsi sisler ardında; uykulu gözlerle kalkılan sahur, iftar sofrasında süzgün bir hal, dua bakışlı bekleyiş, arkadaşlarla gidilen gürültülü bir teravih..

Ramazan ilk günü yapılan bir Oruç baba ziyareti; türbeye götüren sokaklar kadınlarla dolu, sirke, şeker dağıtanlar, duaya kalkmış eller, bembeyaz bir güneş ışığı, sıcak, terleten bir hava, duaları kabul olmuş kadınların güleç yüzleri…bir an parlayıp soluyor hepsi .
Bir Hırkai Şerif ziyareti. Yine aydınlık, sıcak bir gün, insan yığınları arasından yol bulup kapıya yanaşma çabası, nihayet kapı, sarı ışıklı dehlizlerden adım adım geçiş, yeşil atlastan bir bohça…mırıl mırıl okuyanlar, el sürenler, yüz sürenler…Çıkarken büyük bir hürmetle geri geri yürüyüş. Sonra hemen gidememek, avluda bekleyiş.

Sabah namazına abimle gidişimiz. Evde abdest almış aceleyle çıkmıştık. Alacakaranlıkta yüzüme vuran sabah ayazı. Saraçdoğan’ın o hiç sevmediğim beyaz floresan ışığı…
Gelenekte Berat Kandili Ramazana hazırlık için bir başlangıç teşkil eder. İki hafta süren bu hazırlıkta evler temizlenir. Niyetler tazelenir. Asıl önem verilen mutfak erzağıdır. Herkes gücü oranında israfa varan bir bolluk peşindedir. Ramazan’da şehir de bereketlenir; koca bir imarethanedir. Bir de eğlencesi vardır.
Zihinlerde yer etmiş eskinin Direklerarası orta oyunu, meddah, karagöz gibi temaşa sanatlarının sergilendiği kahvehaneleriyle Ramazan eğlencelerinin merkezi konumundaydı. Yalnız burada oynanan kantoların mantoların Ramazanın ruhuyla pek alakası yoktu. Şu Karagöz dahi bu manada masum değildi. Hüseyin Rahmi, “ Biz çocukluk cehaletiyle gülmeden kırılırdık. Fakat bizim köşe başındaki Karagöz o ne ağzı bozuk, o ne küfürbaz, bir utanmaz…karşısında insan değil taş olsa utancından kızarırdı…O kaba, o pek iğrenç sövüp saymalara,hiç ayırt etmeden kadına erkeğe koyu koyu sulanmalarına nasıl izin ediliyordu”, diye yazıyor bir hikayesinde.

Ramazan, bu rahmet ve bereket ayı, cehalet, laubalilik ve açgözlülük nedeniyle ahlak dışı aşırılıkların görüldüğü bir ay da olmuştur. Bunun belki en fenası IV. Murad zamanında yaşanmış. Ben Ahmet Rasim’den okudum, onun Naima’dan aktardığı Hicri 1041 Ramazanını. Yazısında önce yaşadığı 1927 Ramazanından şikayet ediyor Ahmet Rasim; Ramazan ramazanlıktan çıktı. Artık ne oruç bozma korkusu ne iftara istek ve çağrı kaygısı var, diyor.
IV. Murad tahta geçmiş fakat henüz idareyi ele alamamıştır. Şehirde ne kadar sipahi zorbaları, baldırıçıplak, soyguncu, eşkıya varsa, geceleri silahları bellerinde güruh güruh, mahalle mahalle gezmeye, gece gündüz sokak ortasında açıkça oruç bozup, şarap ve tütün içmeye, çirkin fenalıklar yapmaya başladılar. Dev resimleri gibi heykeller yaparak mahyalar kurdular. Önlerinde davul, zurna, dillerinde Allah Allah her gece meşaleler yakıp sokakları dolaşmaya koyuldular. Halktan seyir ve temaşa parası aldılar. Vüzera ve ulema konaklarının önünde, zenginlerin kapılarında davul, dümbelekle köçekler oynatarak çuha, kumaş, para istediler. Verilmedi mi meşaleleri evlerin pencere, çıkmalarına tutarak tutuşturmaya kalktılar. Naima’nın dediği gibi ta bayrama kadar İstanbul’u oynaya oynaya soydular. Bayramda da devam. ..sokaklarda kadınlara sarkıntılık ettiler, ırz ve namusa dokundular…

Son yıllarda bazı bayram sabahları Sultanahmet’teyim. Havuzun çevresinde dünya Müslümanları toplanmıştır; Kara Afrika, Kuzey Afrika, Orta Asya, Güney Asya, Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar, Avrupa. Uzun, ince, kıvırcık saçlı, kısa, çekik gözlü, zayıf, şişko, sarışın, esmer, kara…kadını, erkeği, çocuğuyla. Herkes kendi örfüne göre giyinmiş, saymakla bitmez bir renk ve desen çeşitliliği…
Oruç ayının bu bayram tablosu, insana bir güç, beraberlik hissi veriyor. Sezai Karakoç; “Oruç,..her yıl bize gelen bir medeniyet, şuurlandıran bir armağan… Zayıfın zayıfı olduğumuz bir çağda, ondan sonuna kadar faydalanmamız gerekir” der. İçim kıpır kıpır bir müddet seyrettiğim bu güzel tablo karşısında benim de duygum budur.





İlk yorum yapan siz olun