İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sanat Eseri Nedir?

Emre Gökmen

Bu soruyla ilk kez ciddi biçimde yüzyüze geldiğimde, hangi koşullar altında olduğumu tam hatırlamıyorum, muhtemelen bir sergi açılışında ya da bir sınıf tartışmasında, içimde garip bir rahatsızlık oluştu. Çünkü soru basit görünüyordu: Sanat eseri nedir? Ama ne kadar düşünürsem düşüneyim, tatmin edici bir yanıt vermek yerine kendimi daha derin bir kuyunun içinde buluyordum.

Mesele sadece bir tanım bulmak değil. Mesele şunun farkına varmak: Bu soru, her verilmiş yanıtı kendi tarihsel süreci içinde tutarsızlığa sürüklemiş; her yeni sanat akımı, bir önceki tanımı geçersiz kılmış. O zaman belki de doğru başlangıç noktası, sanat eserini tanımlamanın neden bu kadar zor olduğunu anlamak.

Aşağıdaki metni bir manifesto ya da ders kitabı olarak okumayınız. Bu, bitmiş bir araştırmanın değil, sürmekte olan bir düşünce serüveninin notlarıdır. Bazı bölümlerde kendinizi bir fikre ikna edilmiş hissedeceksiniz; birkaç sayfa sonra o fikrin zemin kaybettiğini göreceksiniz. Bu kasıtlı. Çünkü sanat üzerine düşünmek, fikir birliğine varmak değil; daha iyi sorular sormak meselesidir.

Tanımın Çöküşü ve Yeniden İnşası

Sanat eserini tanımlamak, çağdaş estetiğin çözemediği en inatçı sorudur. Aristoteles’ten bu yana verilen her tanım, tarihsel süreç içinde bir karşı-örnek tarafından çürütülmüştür. Felsefe tarihindeki yaklaşık bir düzine temel yanıttan haberdarsanız, bunların her birinin bir yerden çatlayıp üst üste yığıldığı tuhaf bir manzarayla karşılaşırsınız.

page2image8649552

Sanat Eseri Nedir? page3image8567008

En eski ve en yalın tanım, Aristoteles’in mimesis kavramından gelir: sanat, doğayı ve insani eylemleri taklit eder. Bu tanım iki bin yıl boyunca Batı sanat anlayışının omurgasını oluşturdu. Rönesans’ta Vasari’nin Raphael için yazdığı methiyeler, Vermeer’in ışığını yücelten satırlar, bunların hepsi mimesisin dört elle sarıldığı bir anlayışı temsil eder. Peki bu tanım ne zaman yetmez hale geldi? 1863’te Paris’te bir ‘Reddedilenler Sergisi’ açıldığında. Manet’nin Kırda Öğlen Yemeği de bu sergideydi. Eleştirmenler rezil buldu; halk hem güldü hem öfkelendi. Ama tablonun sanat tarihindeki yeri bugüne kadar tartışmasızdır.

Asıl darbeyi vuracak olan henüz sahnede yoktu. 1917’de Marcel Duchamp, sıradan bir pisuvar satın alıp üzerine ‘R. Mutt’ imzasını attı ve New York Bağımsız Sanatçılar Sergisi’ne gönderdi. Jüri reddetti. Duchamp protesto etti ve istifa etti. Nesne sergilenmedi; yalnızca fotoğraflandı. Şimdi ne? O pisuvar, ya da kopyası, çünkü orijinal kayboldu, modern sanat müzelerinde cam arkasından izleniyor. Sanat tarihinin en çok referans verilen yapıtlarından biri. Nesne hiç değişmedi. Onu çevreleyen söylemin tamamı değişti.

KURUM TEORİSİ

George Dickie’nin yanıtı: sanat eseri olduğu söylenince mi olur?

Felsefeci George Dickie bu tartışmadan şu sonucu çıkardı: Bir nesne, sanat dünyasının yetkili bir temsilcisi tarafından sanat eseri olarak sunulduğunda sanat eseri niteliği kazanır. Bu tanım pek çok kişiyi rahatsız eder, neredeyse ‘galeri kabul ederse sanattır’ demektedir. Ama rahatsızlığın kendisi de teorinin gösterdiği şeyi doğrular: sanat eserinin statüsü nesnenin fiziksel özelliklerinde değil, onu çevreleyen ilişkisel ağda saklıdır. Teorinin zayıf yanı ise döngüsel olmasıdır, kim sanat dünyasını belirler? Sanat dünyası.

Benedetto Croce ve Collingwood’un temsil ettiği ifadeci gelenek ise farklı bir yol izler. Bu anlayışa göre sanat eseri yalnızca nesne değildir; o nesnenin içinde yaşayan ifade ediminin kendisidir. Bir heykeli yontan el, sadece taş kırmıyor; hissettiklerini, gördüklerini biçime dönüştürüyor. Nelson Goodman ise daha da farklı bir yol önerir: Sanat eseri bir semboldür ve doğru soru ‘bu sanat eseri mi?’ değil; ‘bu nesne ne zaman sanat eseri olarak işlev görüyor?‘ dur. Aynı tuvali bir sergi salonunda ve depoda farklı okursunuz, bağlamdaki düzenleme, nesnenin ne olduğunu etkiler.

page4image8425744

MİMESİS GELENEĞİSanat, gerçekliği temsil ederAristoteles’ten Rönesans ustalarına uzanan bu anlayışta sanat eseri, doğayı ne kadar inandırıcı yansıtıyorsa o kadar değerlidir. Caravaggio’nun anatomisi, Vermeer’in ışığı bu anlayışın dorukları sayılır.İFADE GELENEĞİSanat, iç dünyanın dışavurumudurRomantizm ve Ekspresyonizm’den beslenen bu anlayışa göre öznel deneyim nesnel doğruluktan önce gelir. Van Gogh fırçası gerçeği değil, ruhsal gerçeği arar. Doğru olmak değil, otantik olmak ölçüttür.

Sınır Vakaları: Tanım Nerede Çatlayacağını Bilir

Bir tanımı test etmenin en verimli yolu, onu açık ve yerleşik örneklere değil; sınır vakalarına uygulamaktır. Eğer bir tanım yalnızca Michelangelo’nun David’ini ya da Beethoven’ın dokuzuncusunu açıklıyorsa, entelektüel olarak yeterince çalışmamış demektir. Asıl soru şudur: Sınırı nereye çiziyoruz ve neden?

Birinci sınır vakası: Doğa ‘sanat eseri’ üretebilir mi? Rüzgârın yıllar içinde bir kaya parçasını yontarak güzel bir forma soktuğunu düşünelim. Bu nesne estetik açıdan son derece etkileyici olabilir, belki birçok insan yapımı heykelden daha büyüleyicidir. Pek çok estetikçi bu noktada kasıt (intention) koşulunu öne sürer: Sanat eseri, yaratılmak üzere tasarlanmış olmalıdır. Ama kasıt koşulu da sorunludur.

SINIR VAKASI, Outsider Art

Wölfli ve Darger: kasıtsız dehanın paradoksu

Adolf Wölfli, 1900’lerin başından 1930’a kadar Bern Psikiyatri Kliniği’nde yaşadı. Kendi kendine müzik notasyonu geliştirdi, binlerce sayfayı kaplayan epik bir kozmogoni yazdı, bunların çerçevelerini oluşturan çizimler yaptı. Henry Darger, Chicago’da kapıcı olarak çalıştı; ölümünden sonra dairesinde 15.000 sayfalık el yazması ve 300’ü aşkın suluboya keşfedildi. Her ikisi de ‘sanat yapıyorum’ diye bir niyetle hareket etmemişti. Şimdi her ikisi de sanat müzelerinde sergileniyor. Kasıt koşulu ne oldu?

page5image8436352

İkinci sınır: Kavramsal sanat, maddeyi neredeyse tamamen devre dışı bırakır. Joseph Kosuth’un 1965 tarihli Bir ve Üç Sandalye adlı yapıtında bir sandalye, onun fotoğrafı ve sözlük tanımı yan yana sergileniyor. Nesne olarak sandalye son derece sıradan. Estetik deneyim gözden değil, zihinden geçiyor. Yoko Ono bu sınırı daha da öteleştirdi: Instruction Pieces serisinde yapıtın kendisi yalnızca bir talimat metnidir. ‘Bir bulut için beste yap.’ Sanat eseri artık madde bile değildir; yalnızca bir potansiyel.

“Çağdaş sanat eserlerini düşünürken güzellik kavramı çoğu zaman devre dışı bırakılmak zorundadır. Eser sizi rahatsız ediyorsa, yerinden sökülmüş hissettiriyorsa, sorgulatıyorsa, belki de tam olarak işlevini yerine getiriyordur.”

— Arthur Danto, Sanatın Sonundan Sonra

TEZAT

Bir yanda: Sanat eseri olduğunu bilen, eğitimli, kurumsal onayı olan sanatçının kasıtlı üretimi. Sotheby’s’de milyonlara satılır, müzede küratörler tarafından yorumlanır.

Öte yanda: Kendi dünyasında kaybolmuş, sanat yapmak diye bir niyeti olmayan, ne galeri ne eleştirmen tanıyan outsider’ın doğaçlama üretimi. Hayatından sonra ‘keşfedilir’ ve aynı müzeye girer.

Soru: İkisi de müzedeyse, ikisi de milyonlara satılıyorsa, aradaki fark sanat eserini tanımlamak açısından gerçekten önemli midir? Yoksa ‘sanat eseri’ kavramının kendisi bir iktidar çerçevesi midir?

Değer: En Sisli Alan

Şimdi daha utangaç bir soruya geliyoruz. Tanım sorunu en azından felsefi, kavramların zeminine oturtulmasıyla ilgili. Değer sorunu ise hem felsefi hem psikolojik hem ekonomik hem kültürel. Ve bu katmanların birbiriyle olan ilişkisi hiçbir zaman net değildir.

page5image8601024

page6image8524464

Duchamp’ın pisuvarının neden milyon dolar ettiğini düşündüğümüzde, saf estetik bir hesaplamayla karşılaşmıyoruz. Satılan şey büyük ölçüde nadirlik, köken ve sembolik ağırlık. Bu unsurlar nesnenin kendisinden bağımsız bir değer üretir. Ama o zaman şunu sormamız gerekir: Piyasa, eserin estetik değerini mi keşfeder; yoksa onu mu icat eder?

Değer, birden fazla kaynaktan gelir ve bu kaynaklar çoğu zaman birbirine zıt yönlere çeker. Estetik değer, nesnenin biçimsel ve duyusal nitelikleriyle ilgilidir, renk uyumu, oran, ritim. Kant’ın ‘menfaatsiz haz’ dediği şey tam buraya denk düşer. Tarihsel değer,eserin sanat tarihindeki yerine bağlıdır; ilk defa bir şeyi yapmak ya da bir geleneği kırmak nesne dışında bir anlam üretir. Piyasa değeri ise arz-talep dengesi, koleksiyoncu ilgisi ve sanatçının piyasa geçmişiyle belirlenir; bu değer estetikle hiç örtüşmeyebilir.Kültürel değer ise bir toplumun kendini o eserde görmesiyle ilgilidir; coğrafyaya ve tarihe göre köklü biçimde değişir.

PİYASA MANTIĞIDeğer kıtlıktan ve markadan gelirAndy Warhol baskı altında üretilmiş bir nesneyi imzaladığında, o imza nesnenin değerini katlar. Kimi sanatçıların ölümü fiyatı anında artırır. Bu, metanın piyasasının standart mantığıdır; sanatla sınırlı değildir.ESTETİK MANTIĞIDeğer deneyimden gelirEstetik gelenek için bir yapıtın değeri, onu yaşayan kişinin kurduğu ilişkide açığa çıkar. Bu ilişki öznel olduğu için evrensel bir piyasa değeriyle örtüşmesi gerekmez. Yerel bir halk resmi, Picasso’dan daha derin bir deneyim sağlayabilir.

2017 yılında Leonardo da Vinci’ye atfedilen Salvator Mundi 450 milyon dolara satıldı ve sanat tarihinin en pahalı yapıtı oldu. Bu tablonun estetik değeri gerçekten 450 milyon dolara karşılık gelir mi? Bu soruyu soran her sanat tarihçisi, sorusunun tam ortasında sanatın ekonomi politiğine sürüklendiğini fark eder. Satılan şey büyük ölçüde ‘Da Vinci markası’dır, sanat tarihinin en güçlü markalarından biri. Ve bu markanın fiyat üzerindeki etkisi, eserin bizzat kendisinden çok daha büyüktür.

Tarihin değeri yeniden belirleme gücü de bu noktada devreye girer. El Greco, yaşadığı dönemde uzatılmış figür anatomisi nedeniyle gülünç bulunmuştu. 20. yüzyıl başında Ekspresyonistler onu yeniden keşfetti ve bir deha ilan etti. Aynı eserler, değişen gözler tarafından farklı biçimde okundu. Vermeer de 19. yüzyıla dek neredeyse unutulmuştu. Tersine: 19. yüzyıl akademik resminin salon madalyalı ustaları bugün yalnızca uzmanlar tarafından tanınmaktadır.

page7image8526960

“Bir eserin büyük sanat eseri olup olmadığını anlamak istiyorsanız, yarım asır bekleyin.”
— André Malraux

Yargı: Kim Söylerse, Neye Göre?

Sanat hakkında yargıda bulunmak, belki de sanat üzerine söylenen her şeyden daha tartışmalıdır. ‘Şu resim güzel’ derken ne yapıyorsunuz? Kendi duygunuzu mu aktarıyorsunuz? Yoksa resmin nesnel bir özelliği olan ‘güzelliği’ni mi tespit ediyorsunuz? Bu soru, estetiğin en derin gerilimini barındırıyor.

Immanuel Kant, estetik yargı üzerine çarpıcı bir tespitte bulunur: Güzellik yargıları hem öznel hem de evrensel onay talep eder. ‘Bu güzeldir’ derken yalnızca kendi duygunuzu değil; herkese güzel görünmesi gerektiğini de öne sürmüş olursunuz. Bu paradoks sanat eleştirisini mümkün kılan şeydir. Eğer güzellik tamamen özneliyse, eleştirinin hiçbir anlamı kalmaz; herkes kendi damak zevkine sahip olur ve tartışmak boştur. Eğer tamamen nesneliyse, estetik deneyimin kişisel ve derin boyutu yok sayılır. Kant dengeyi bu iki kutuptan oluşturmaya çalıştı, sonraki her estetikçi de bu denge noktasında bocaladı.

TEZAT: UZMAN YARGISI MI, DEMOKRATİK YARGI MI?

Uzman modeli: Sanat yargısı eğitim ve deneyim gerektirir. Bir eleştirmen, sıradan bir izleyicinin göremeyeceği şeyleri görür. Bu model hiyerarşik ama epistemik açıdan savunulabilir.

Demokratik model: Sanat halkın mirasıdır; değerini halk belirler. Akademik eğitim almamış birinin derin duygusal tepkisi, konserverde büyümüş bir uzmanın teknik analizinden daha az meşru değildir.

Paradoks: Tarih boyunca uzmanlar tarafından reddedilen pek çok yapıt zaman içinde kalıcı bir yer edinmiştir. Ama tarih aynı zamanda ‘halkın beğenisi’ adına sıradanlaşan yığınlarca üretimi de barındırıyor. Hangi yargı daha güvenilir?

page8image8539184

Batı müzelerinde sergilenen Japon ikebana düzenlemeleri, Hint minyatürleri ya da Afrika maskeleri, kendi kültürel bağlamlarından koparılarak farklı bir anlam sistemiyle kuşatılmaktadır. Aynı nesne, Yoruba kültüründe ritüel bir ikon; Louvre’da ‘ilkel sanat.’ Antropolog Alfred Gell’in dikkat çektiği üzere, Batı estetiğinin ‘güzellik’ merkezli yaklaşımı pek çok kültürün sanatsal üretimini anlamakta yetersiz kalır. Bazı kültürlerde sanat büyüsel bir işlevdir; bazılarında toplumsal bellek; bazılarında spiritüel bir araç. ‘Bu sanat eseri güzel midir?’ sorusu o kültürler için yanlış soru olabilir. Daha doğru soru: Bu nesne kendi bağlamında ne yapar?

Bu tespitte rahatsız edici bir ima var: Belki ‘sanat eseri’ kategorisinin kendisi, evrensel bir ontolojik kategori değil; tarihin belli bir dönemi için Batı’nın ürettiği bir kavramsal araçtır. Peki bu araç olmadan sanat üzerine düşünebilir miyiz? Düşünebiliriz, ama çok daha dikkatli olmamız gerekir.

Şimdi: Dijital Üretim, NFT ve Yapay Zekâ

2021 yılında dijital sanatçı Beeple, Christie’s’te bir NFT satışı gerçekleştirdi: Everydays: The First 5000 Days. Fiyat: 69 milyon dolar. Sanat dünyası hem öfkelendi hem de şaşırdı, ama asıl sorulan sorular daha ilginç.

Sonsuz kopyalanabilir dijital bir görüntünün ‘özgünlüğü’ nedir? Bir blockchain kaydı, esere gerçek bir tekil varlık statüsü kazandırır mı? Teknik açıdan hayır, fiziksel olarak eşsiz değildir. Ama satılan şeyin özgünlük mü yoksa katılım, prestij ve kolektif bir inanç sistemi mi olduğu sorusu, aslında sanat piyasasının her zaman ne sattığını da tartışmaya açar. Bu çok da yeni bir sorun değil; Duchamp’ın kopyalanmış pisuvarı da benzer bir soruyu gündeme taşımıştı.

GÜNCEL SORU, Yapay Zekâ ve Yaratıcılık

Promptu yazan sanatçı mı, yoksa eğitim verisini üretenler mi?

Midjourney ya da Stable Diffusion ile üretilen bir görüntü, bazen insan emeğiyle yapılandan ayırt edilemez hale geliyor. Peki bu görüntü ‘sanat eseri’ sayılacaksa, yaratıcısı kim? Prompt yazan kullanıcı mı? Modeli tasarlayan mühendis mi? Modelin beslendiği milyonlarca insan üretimi mi? Yoksa hiçbiri, çünkü ortada gerçek bir yaratıcı özne yok? Bu soru, telif hakkı, sanatçı hakları ve yaratıcılığın kendisi hakkında sürmekte olan tartışmanın tam ortasında.

Bu soru eskileri de çağrıştırır. Fotoğrafın icadıyla pek çok ressam mesleğinin bittiğini düşünmüştü. Ama fotoğraf resmin yerini almadı; ikisi de bağımsız birer dil olarak gelişti. Belki yapay zekânın ürettikleri de sanat tarihinin bir başka katmanı olacaktır. Ama o katmanın nasıl adlandırılacağı, bugün cevaplanamaz.

SONUÇ

Yanıtsız Kalmak da Bir Cevaptır

Bu araştırmanın sonunda dürüst olmak gerekiyor: Sanat eserini tanımlamak için gerekli araçların çoğu elimizde. Ama yeterli bir tanım hâlâ biraz dışımızda. Ve belki bu bir eksiklikten değil; sanat eserinin doğasından kaynaklanıyordur.

Sanat eseri, tanımlandığı anda sınırlarını zorlayan yeni bir örnek doğuruyor. Her dönem, kendi tarihsel ve toplumsal koşullarıyla onu yeniden şekillendiriyor. Değer, hem içeriden , eserin biçimsel ve ifadesel gücünden, hem de dışarıdan, tarih, piyasa, kurum, kültür, üretiliyor. Yargı ise hem eğitilmiş bir gözün keskinliğine hem de eğitimsiz bir kalbin saf şaşkınlığına muhtaç.

Belki sanat eserini değerli kılan şeyin bir parçası, tam da bu soru açıklığında yatıyor. Bitmiş, tüketilmiş bir nesne olmaktan çok; her bakışta yeni bir anlam katmanının keşfedilebildiği, her dönemde yeniden yorumlanabilen bir şeyin olabilmek, bu özellik, sanat eserini basit bir güzel nesneden ayıran şey olabilir.

Ya da yanılıyorum. Ve bu da gerçekten mümkün.

“Sanat eseri nedir?” sorusunun gerçek değeri, vereceği yanıttan değil; sormaya devam ettirdiği sorulardan gelir.

İlk yorum yapan siz olun

Bir Cevap Yazın

SANAT TASARIM GAZETESİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin